Her yıl Şubat ayının son haftası geldiğinde takvim yaprakları bize aynı hatırlatmayı yapar: Vergi Haftası.
Amaç güzel, anlamlı ve gerekli… Toplumda sağlıklı bir vergi bilinci oluşturmak, verginin tüm kesimlerce benimsenmesini sağlamak ve kamu hizmetlerinin sürdürülebilirliği açısından taşıdığı önemi vurgulamak.
Ziyaretler yapılır, protokol turları atılır, esnafa uğranır, öğrencilerle buluşulur. Verginin kutsallığı, devletin devamlılığı, ortak yaşamın gerekliliği anlatılır.
Biz de işimiz gereği toplumun her kesiminden insanla muhatap oluruz.
Ve ilginçtir… Kiminle konuşsak aynı cümleleri duyarız:
“Ben vergimi veriyorum.”
“Ben dürüst çalışıyorum.”
“Benim vicdanım rahat.”
O kadar çok tekrar edilir ki bu sözler, insan bir noktadan sonra kendinden şüphe duymaya başlar.
Acaba bir tek ben mi yanlış yerdeyim?
Acaba ben mi eksik bir şey yapıyorum?
Oysa ben asgari ücretle çalışan bir işçiyim.
Ne bir işletmem var ne bir tabelam.
Hayatım boyunca büyük paralar görmedim.
Vergi kaçırma ihtimalim, piyangodan büyük ikramiye kazanma ihtimalimle yarışır.
Ama yine de bana anlatılır.
VERGİ BİR AĞAÇSA…
Vergi, kökleri toprağın derinliklerine uzanan büyük bir çınar ağacıysa;
kimi dallar gölgesinde serinler, kimi meyvesini toplar, kimi de sadece altında oturur.
Ama suyu kim verir?
Asgari ücretli işçi, maaşı eline geçmeden kesilen vergisiyle o ağacı her ay sulamaya devam eder.
Esnaf “Ben vergimi veriyorum” derken; işçi zaten “vermeyi seçme” şansına bile sahip değildir.
Onunki bir tercih değil, otomatik bir kaderdir.
Bu yüzden Vergi Haftası’nda yapılan konuşmalar bazen bir tiyatro sahnesini andırır.
Herkes rolünü oynar:
Dürüst mükellef, bilinçli vatandaş, fedakâr devlet…
Ama sahnenin en arka sırasında oturan ve sessizce izleyen bir kesim vardır.
Onlar konuşmaz.
Çünkü zaten maaş bordroları konuşmaktadır.
AYNADAKİ ÇATLAK
Herkes vergisini verdiğini söylüyorsa,
herkes dürüst çalıştığını ifade ediyorsa,
o zaman bu ülkede hiçbir sorun olmaması gerekmez miydi?
Bu kadar şeffaf bir toplumda kayıt dışılık nasıl var olabilir?
Bu kadar dürüst insanın olduğu yerde neden bütçe açıkları konuşulur?
Belki de sorun vergi vermek değil, vergiye bakışımızdır.
Vergi, sadece cebimizden çıkan para değil; aynı zamanda adalet duygusudur.
Adil dağıtılmadığını düşündüğünüz bir yükü taşımak zorlaşır.
Asgari ücretli için vergi bir tercih değil, bir kesintidir.
Büyük sermaye için ise bazen bir planlama kalemidir.
İşte çatlak tam burada başlar.
DİNLEMEKLE YETİNENLER
Vergi Haftası’nda en çok konuşanlar genellikle en çok anlatanlardır.
En az konuşanlar ise en düzenli ödeyenler…
Asgari ücretle çalışanlar, dinlemekle yetinir.
Onlara vergi ahlakı anlatılır.
Oysa onların ahlakı maaş bordrosunda zaten yazılıdır.
Belki de bu haftada biraz yön değiştirmek gerekir.
Vergiyi anlatmak kadar, vergi adaletini konuşmak da gerekir.
“Kim ödüyor?” sorusunun yanında “Kim ne kadar yük taşıyor?” sorusunu da sormak gerekir.
Çünkü vergi bir yükse, adalet onun dengesi;
vergi bir ağaçsa, güven onun toprağıdır.
Toprak kurursa, ağaç ayakta kalmaz.
Ve belki o zaman, asgari ücretli sadece dinlemekle yetinmez;
aynı zamanda gerçekten aynı ağacın gölgesinde olduğunu hisseder.
Vergi Haftası kutlu olsun.
Ama sadece kutlu değil, adil de olsun.
Ben asgari ücretle çalışmaktan olmasa da, işçi olmakla gurur duyuyorum.
Semih YILDIZ satırlarının burada sona erdiğini söyler, her nerede, kim veya kimler için neler düşünüyorsanız iki katının sizlerin olmasını temenni eder.

