“Leylek gördüm, saçım uzasın!”
Çocukken havalara zıplayarak böyle derdik. Leylek görmek yalnızca bir kuş görmek değildi bizim için. Baharın neşesiydi. Umudun yükselişiydi. Gökyüzünden gelen iyi haberdi.
Bir evin bacasına konan leylek, sanki o eve bereket getirmiş gibi sevinirdik. Başımızı kaldırır, süzülen o kuşa bakar; içimizden çocukça dilekler tutardık.
Şimdilerde ise leylek görmek, pek çok yerde eski kolaylığını kaybetti.
Göller kuruyor. Dereler, akarsular kirleniyor. Tarım ilaçları böcekleri, kurbağaları, küçük sürüngenleri ve leyleklerin beslendiği canlıları azaltıyor. Sulak alanlar ya betonlaşıyor ya da sessizce yok oluyor. Göç yollarının üzerine plansız projeler, enerji hatları ve rüzgâr türbinleri kuruluyor.
Yani insanlık, leyleklerin yalnızca yuvasını değil; yolunu, suyunu ve sofrasını da elinden alıyor.
Bir yanda türleri korumak için verilen mücadele var. Yaralı kuşları tedavi edenler, yuvaları izleyenler, göç yollarını takip edenler, sulak alanları savunanlar var. Bir can daha kurtulsun diye emek veren insanlar var.
Ama öte yanda, kendine “avcı” diyen bazıları, göç yolundaki yorgun kuşlara ateş ediyor.
Hatay’da son iki ay içinde göç yolundayken vurulan 53 leyleğin tedaviye alındığı haberi, insanın içini acıtıyor. Dile kolay: 53 leylek. 53 can. 53 kanat.
Binlerce kilometrelik yolculuğun ortasında, yalnızca dinlenmek isteyen kuşlara tüfek doğrultulmuş.
Bu avcılık değil.
Bu, doğaya karşı kurulmuş küçük bir despotluk.
Buna “hayvanlık” demek bile hayvanlara haksızlık olur. Çünkü hayvan zevk için öldürmez. Ego için öldürmez. Sırf canı istedi diye öldürmez. Hayvan açsa avlanır. Yavrusunu koruyorsa saldırır. Yaşamak için yapar bunu.
Ama insan bazen yaşamak için değil, hükmettiğini hissetmek için öldürür.
İşte bu, insana özgü bir vicdansızlık.
Avcılık insanlık tarihinde elbette var. Ama onun bile bir mantığı, bir sınırı, bir ihtiyacı vardı. Bugün modernleştikçe daha bilinçli ve daha merhametli olmamız gerekirken; bazen daha hoyrat, daha duyarsız, daha vicdansız hale geliyoruz.
Bir leyleği vurduğunuzda sadece bir kuşu öldürmüş olmuyorsunuz.
O kuşun taşıdığı baharı vuruyorsunuz. Yuvasına dönme ihtimalini vuruyorsunuz. Eşini, yavrusunu, göç hafızasını vuruyorsunuz. Doğanın milyonlarca yılda kurduğu dengeye kurşun sıkıyorsunuz.
Leylek ekosistemin önemli bir parçasıdır. Böceklerle, küçük kemirgenlerle, sürüngenlerle, kurbağalarla beslenir. Doğanın kendi içindeki denge mekanizmasının bir halkasıdır.
Bir leyleği öldürdüğünüzde yalnızca gökyüzünden bir kanadı eksiltmezsiniz. Toprağın, suyun, tarlanın, bataklığın ve insanın bağlı olduğu zincire de zarar verirsiniz.
Aslında kendi çocuğunuzun geleceğine ateş ediyorsunuz.
Kendi ülkenizin doğasına, kendi toprağınızın bereketine, kendi gökyüzünüzün güzelliğine kurşun sıkıyorsunuz.
Sonra da “doğa bozuldu” diyoruz.
Doğa kendi kendine bozulmuyor. Biz bozuyoruz. Gölleri kurutarak, dereleri kirleterek, tarım ilaçlarıyla canlı çeşitliliğini azaltarak, sulak alanları yok ederek, göç yollarını keserek ve elimize silah alıp geçip giden bir kuşa ateş ederek bozuyoruz.
Bir zamanlar leylek görünce saçımız uzasın diye dilek tutardık.
Bugün belki başka bir dilek tutmamız gerekiyor:
İnsanlığımız biraz hayvanlaşsın.
Hiç değilse zevk için öldürmemeyi onlardan öğrenelim. Aç değilken avlanmamayı, tehdit altında değilken saldırmamayı, doğanın parçası olduğunu unutmamayı…
Belki de insanın biraz daha hayvan kadar ölçülü, hayvan kadar masum, hayvan kadar doğaya ait olmayı öğrenmeye ihtiyacı var.
Çünkü leylekler yalnızca göç etmiyor; bize hâlâ baharın, umudun ve birlikte yaşamanın mümkün olduğunu hatırlatıyor.
Ama biz o kanatlara ateş etmeye devam edersek, bir gün çocuklarımız leyleği masallardan tanıyacak.
Ve bize şu soruyu soracaklar:
“Siz bahara neden kurşun sıktınız?”
Aramızda kalmasın…

