Bu hafta istersem savaşı yazabilirdim.
Ara seçim tartışmalarını yazabilirdim.
Ekonomik sıkışmayı, toprağın üzerindeki baskıyı, insanların küçücük bahçelerine kadar uzanan müdahaleleri yazabilirdim.
Çünkü artık sabah gözümüzü açar açmaz memleketin yükü omzumuza biniyor. Akşama kadar da o ağırlık içimizden çıkmıyor. Böyle zamanlarda insan, fark etmeden yaşamaktan uzaklaşıyor. Nefes alıyor ama yaşamıyor. Bakıyor ama görmüyor.
Oysa hayat böyle bir şey değil.
Bugün yürüyüşe çıktım. Bir ağacın altına oturdum. Söğüttü herhalde; yaprakları daha tam açılmamıştı. Başımı kaldırmadan, düşüncelere dalmış halde otururken başıma pıt pıt su damlaları düştü. Gece oluşan nem, sabah güneşiyle birlikte dallardan aşağı süzülüyordu.
Küçücük bir andı.
Ama insan bazen tam da böyle anlarda hayatın kendisini hatırlıyor.
Sonra kuşlar cıvıldadı. Ben de bir anda bütün dikkatimi onlara verdim.
Uzun zamandır kuşları izliyorum. Her biri insanı başka türlü şaşırtıyor. Kimi sesiyle, kimi sabrıyla, kimi zarafetiyle, kimi de hayata tuttuğu aynayla… Doğaya dikkat kesildikçe insan şunu anlıyor: Hayat, bizim gündelik telaşlarımızdan çok daha büyük, çok daha incelikli bir yerden akıyor.
Bu hafta beni en çok mavi çardak kuşu heyecanlandırdı. Canlısını görme şansım olmadı belki; ama bazen bir canlıyı tanımak, onun peşine düşmek, davranışlarını öğrenmek, görüntülerine tekrar tekrar bakmak da insanın içine dokunmaya yetiyor.
Erkek kuş, dişiyi etkilemek için bir çardak kuruyor. Etrafına mavi nesneler topluyor. Toprağın, dalın, yaprağın doğal tonları arasında o maviler birden parlıyor. Sonra kabarıyor, dans ediyor, dişinin dikkatini çekmeye çalışıyor.
İlk bakışta bu, sadece bir kur gösterisi gibi görünüyor.
Ama asıl mesele başka.
Çünkü o çardak, bir yuva değil.
Erkek kuş bütün ihtişamını ortaya koyuyor. Dişi geliyor, bakıyor, seçiyor. Ama sonra orada kalmıyor. O çardağı hayat sanmıyor. Gidip kendi yuvasını kendi kuruyor. Yavrusunu kendi büyütüyor.
Doğa bazen tek kelime etmeden insanın yüzüne en büyük gerçeği söylüyor.
Biz insanlar da çoğu zaman mutluluğu yanlış yerde arıyoruz. Biri bizim için uğraşsın, biri bizi çok sevsin, biri bizi eksiksiz tamamlasın istiyoruz. Sonra da bir başkasının kurduğu ihtişamı kendi hayatımızın temeli sanıyoruz.
Oysa hayat, gösterinin içinde değil; gerçek yuvada sürüyor.
Mavi çardak kuşu bana bunu düşündürdü: Güzelliği gör, emeği takdir et, hayran ol. Ama hayatını bunların üstüne kurma. Çünkü insanın asıl evi, önce kendi içidir.
Elbette savaşı da konuşacağız, seçimi de, toprağı da, ekonomiyi de. Bunlar hayatın dışında değil. Ama bütün bunları konuşurken hayatın kendisini kaçırırsak, geriye ne kalır?
Bazen hayat, başına düşen bir damladır.
Bazen gözünde bir parça gökyüzü taşıyan bir kuş.
Bazen de yuva olmayan bir çardaktan öğrenilen büyük bir ders.
Ve bazen mutluluk, bir başkasının bizim için kurduğu ihtişamda değil; kendi emeğimizde, kendi sessizliğimizde, kendi ayakta kalışımızdadır.
Aramızda Kalmasın…

