Güç bazen bir erdem değil, bir zorunluluktur. Ve bazı kadınlar, güçlü oldukları için değil; yalnız bırakıldıkları için dimdik durur.
Bazı kadınlara “güçlü” denir. Bu kelime çoğu zaman bir övgü gibi sunulur. Sanki bu bir karakter özelliğiymiş gibi… Sanki doğuştan gelen bir ayrıcalıkmış gibi anlatılır.
Oysa gerçek çoğu zaman bundan çok daha ağırdır.
Çünkü çoğu kadının “güç” diye tanımlanan hali, bir tercihten değil, bir mecburiyetten doğar. Hayatın bir yerinde yalnız bırakılmış, bir yerinde sesi duyulmamış, bir yerinde kırılmış ama toparlanmak zorunda kalmış kadınların hikâyesidir bu. Bu güç, alkışlanan bir özellik olmaktan çok, sessizce taşınan bir yük gibidir.
Bazı kadınlar, en çok ihtiyaç duydukları anda kimseyi bulamadıkları için kendilerine dönerler. Kendi omuzları olurlar. Kendi yaralarını kendileri sararlar. Ve zamanla, kimseye ihtiyaç duymamayı öğrenirler. Bu bir tercih değil, zamanla gelişen bir savunma biçimidir.
Dışarıdan bakıldığında hayranlık uyandıran bu dayanıklılık, aslında içinde birçok “keşke” barındırır. Keşke biri anlasaydı. Keşke biri sorsaydı. Keşke bu kadar güçlü olmak zorunda kalmasaydım…
Toplum ise bu kadınları genellikle sadece sonuç üzerinden değerlendirir. Güçlü duruşlarını görür, ama o duruşun arkasındaki kırılganlığı görmez. Alkışlar, takdir eder, hatta örnek gösterir. Ama çoğu zaman anlamaz.
Onların mesafesi “güç” olarak yorumlanır. Suskunlukları “olgunluk” sayılır. Yalnızlıkları ise “tercih” zannedilir.
Oysa bu kadınlar çoğu zaman yalnız kalmayı seçmemiştir; yalnız bırakılmıştır.
Birine yaslanmak istediklerinde karşılık bulamadıkları için, zamanla yaslanmamayı öğrenmişlerdir. Birine güvenmek istediklerinde hayal kırıklığı yaşadıkları için, zamanla güvenmemeyi alışkanlık haline getirmişlerdir. Ve tüm bunların sonunda ortaya çıkan şey, dışarıdan bakıldığında “güçlü bir kadın” profili olur.
Ama bu profilin içinde çoğu zaman derin bir yorgunluk saklıdır.
Çünkü insan, en çok güçlü olmak zorunda kaldığında yorulur.
Bu yorgunluk kolay fark edilmez. Çünkü güçlü görünen insanların yardıma ihtiyacı olmadığı düşünülür. Oysa en güçlü görünen kadın bile, bazen sadece anlaşılmak ister. Birinin yanında sessizce durmasını ister. Onu düzeltmeye çalışmadan, ona akıl vermeden, sadece var olmasını ister.
Ama çoğu zaman bu bile mümkün olmaz.
Çünkü toplum, güçlü kadına destek olmak yerine ondan daha fazla dayanıklılık bekler. Daha fazla sabır, daha fazla direnç, daha fazla fedakârlık…
Güçlü olmak, her şeyi tek başına taşımak değildir. Ama bazı kadınlar, başka bir seçenekleri olmadığını düşünerek yaşamayı öğrenmiştir. Bu yüzden onların hikâyesi bir başarı hikâyesinden çok, bir dayanma hikâyesidir.
Belki de asıl mesele, bu kadınların ne kadar güçlü olduklarını söylemek değildir. Asıl mesele, neden bu kadar güçlü olmak zorunda kaldıklarını fark edebilmektir.
Çünkü bir insanın sürekli ayakta kalabilmesi, hiç düşmediği anlamına gelmez.
Çoğu zaman sadece düştüğünü kimseye göstermemeyi öğrendiği anlamına gelir.
Bugün çevremize biraz daha dikkatli baktığımızda, bu kadınları görmek aslında hiç de zor değil. İşine, evine, ailesine yetişmeye çalışan; kimseye yük olmamaya çalışan; güçlü görünmek zorunda hisseden o kadınlar… Belki bir komşumuz, belki bir arkadaşımız, belki de her gün selam verdiğimiz ama hikâyesini hiç bilmediğimiz birisi.
Ve belki de gerçek değişim tam burada başlar.
Güçlü kadınları sadece hayranlıkla izlemekten vazgeçtiğimizde… Onları sadece alkışlamak yerine anlamaya çalıştığımızda… Ve en önemlisi, onların yükünü biraz olsun hafifletebildiğimizde…
Çünkü bazı kadınlar güçlü olduğu için değil—
yalnız bırakıldıkları için dimdik durur.
Sevgiyle kalın…

