Bazı insanlar vardır; kelimeleri ipek gibi dizer, cümleleri cilalar, kendini anlatırken sanki kusursuz bir vitrinin önünde duruyormuş gibi konuşur. Oysa vitrinin arka tarafına geçtiğinizde, o parlaklığın çoğu zaman bir yansıma olduğunu görürsünüz. Çünkü insan dediğimiz varlık, ne anlatıldığı kadar düzgün ne de göründüğü kadar pürüzsüzdür. Hepimizin içinde biraz eksik, biraz dağınık bir taraf vardır. Ama bazıları bu dağınıklığı örtmek için kelimeleri fazla ütüler; işte o zaman ortaya samimiyetten çok, teneke bir tını çıkar.
Geçtiğimiz akşam ben de böyle “ütülü kelimelerin” dolaşacağı bir panele gittim. Dürüst olayım; biraz mesleki refleks, biraz da “bilgi hırsızlığı” hevesi… Hani şu cezası olmayan türden. İnsan bazen başkasının anlattıklarından kendine pay çıkarmak ister; bir nevi zihinsel yankesicilik. Panel var dediler, biz de geldik.
Sahneye çıkan psikolog hanımefendi konusuna hâkimdi. Anlatımı akıcı, üslubu yerindeydi. Dinledik, not aldık, yer yer kafamızın içindeki rafları düzenledik. Kısa bir söyleşi de oldu; her şey olması gerektiği gibiydi. Ta ki sahnenin önünde küçük bir “gerçeklik testi” başlayana kadar.
On yaşlarında bir çocuk… İki kişilik koltuğa tek başına kurulmuş, sanki salon onun özel mülkü. Rahatlığı öyle bir noktada ki, az daha ayaklarını uzatıp kestirecek. Elinde plastik bir su bardağı; onunla oynayarak adeta görünmez bir davul çalıyor. Her “tıkırtı”, panelin cümlelerine atılmış küçük bir çentik gibi. Dikkat çekmek istiyor, sıkılıyor, belki de sadece çocukluğunu yaşıyor… Ama mesele bu değil.
Asıl mesele, hemen arkasında oturan anne ve babası.
Çocuk bir saat boyunca salondaki herkesin sabrını test ederken, anne ve babası sanki bir belgesel izler gibi sessiz. Ne bir uyarı, ne bir bakış, ne de “yeter artık” diyen bir omuz dokunuşu… Salonda onlarca insanın dikkati bölünürken, onların huzuru hiç bozulmuyor. O an anlıyorsunuz ki bazı sessizlikler, en yüksek gürültüden bile daha rahatsız edici.
O çocuk aslında bir metafordu. Elindeki plastik bardakla sadece ses çıkarmıyordu; “eğitim nerede başlar?” sorusuna ritim tutuyordu. Ve cevap çok netti: Eğitim, okulun kapısından içeri girince başlamaz. Eğitim, evde, sofrada, sokakta, başkasının alanına saygı duymayı öğrenmekle başlar.
Biz o akşam panele mi geldik, yoksa sinir sistemimizi test etmeye mi, açıkçası pek anlayamadım. Ama şunu çok net gördüm: Toplum dediğimiz şey, büyük salonlarda yapılan sunumlarla değil; küçük koltuklarda verilen terbiyeyle şekilleniyor.
Şimdi kendi kendime yeni bir “panel serisi” başlattım. Konu başlığı hazır:
“Anne-Baba Olmak: Sadece Doğurmak Değil, Davranış İnşa Etmektir.”
Katılmak isteyen olursa buyursun gelsin. Bu panel kaçmaz. Çünkü bazen en büyük eğitim, sahnede anlatılan değil; salonda yaşanandır.
Semih YILDIZ satırlarının burada sona erdiğini söyler, her nerede, kim veya kimler için neler düşünüyorsanız iki katının sizlerin olmasını temenni eder.

