Bir meydan düşünün. Işıkları hiç sönmeyen, sesi hiç kesilmeyen, kalabalığı hiç dağılmayan bir meydan… Herkes konuşuyor, herkes bir şey anlatıyor, herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyor. Ama kimse kimsenin gözünün içine bakmıyor. İşte tam orası, çağımızın dijital meydanı.
Bugün insanlık, tarihin en büyük kalabalığının içinde yaşıyor. Parmaklarımızın ucunda milyonlarca insan, sayısız fikir, sonsuz görüntü akıyor. Bir ekran kaydırma hareketiyle kıtalar aşıyor, bir tuşla fikir beyan ediyoruz. Fakat ne tuhaftır ki, bu kadar “bağlantı” içinde hiç olmadığı kadar kopuğuz.
Eskiden yalnızlık, kapısı kapalı bir odada hissedilirdi. Şimdi ise kalabalığın tam ortasında büyüyor. Sosyal medya akışları, insanın zihninde durmaksızın akan bir nehir gibi… Görüntüler, haberler, öfkeler, başarı hikâyeleri, trajediler. Her şey aynı hızla akıyor. Ve biz o nehrin kıyısında durmak yerine, kendimizi akıntıya bırakıyoruz. Nereye gittiğimizi bilmeden.
Dijital dünya bize görünür olmayı vaat etti. “Paylaşırsan varsın” dedi. Fakat görünür olmak ile görülmek arasındaki farkı unuttuk. Bir fotoğrafın aldığı beğeni sayısı, bir insanın değer ölçüsüne dönüştü. Onay, küçük bir kalp simgesine sıkıştı. O kalp çoğaldıkça mutlu olacağımızı sandık. Oysa kalpler arttıkça içimizdeki boşluk da büyüdü.
Çünkü insan, alkışla değil temasla beslenir.
Bugün herkes konuşuyor; fakat kimse gerçekten dinlemiyor. Dijital platformlar birer tartışma arenasına dönüştü. Fikirler, düşünceler değil; sloganlar yarışıyor. Cümleler anlam taşımıyor, taraf taşıyor. Birbirimizi anlamak yerine etiketliyoruz. Sabır yerini hızın hoyratlığına bıraktı. Oysa anlam, aceleye gelmez. Anlamak, emek ister.
Dijital kalabalık, insanı sürekli tetikte tutuyor. Bir bildirim sesi, bir mesaj uyarısı, bir gündem değişikliği… Zihnimiz hiç susmayan bir pazar yerine dönüştü. Gürültü arttıkça iç sesimiz kısıldı. Oysa insanın en çok kendi sesiyle baş başa kalmaya ihtiyacı var. Fakat ekranlar, yalnız kalma cesaretimizi elimizden aldı.
Bir zamanlar mektuplar vardı. Beklemek vardı. Susmak vardı. Cümlelerin demlenmesi, duyguların olgunlaşması vardı. Şimdi ise her şey anlık. Hisler bile “hikâye” süresi kadar. Yirmi dört saat sonra kaybolan paylaşımlar gibi, duygular da hızla tüketiliyor. Derinlik yerini yüzeyselliğe bırakıyor.
Dijital kalabalıkta yalnızlaşan insan, aslında kendine yabancılaşan insandır. Sürekli başkalarının hayatına bakarken kendi hayatını kaçıran… Başkalarının mutluluğunu izlerken kendi huzurunu erteleyen… Başkalarının öfkesini paylaşırken kendi iç dünyasını ihmal eden…
Oysa yalnızlık kötü bir şey değildir. Yalnızlık, insanın kendisiyle konuştuğu, düşüncelerini toparladığı, ruhunu dinlendirdiği bir sığınaktır. Fakat dijital çağ, yalnızlığı bir eksiklik gibi gösterdi. Sürekli çevrim içi olmak, sürekli görünür olmak, sürekli tepki vermek zorundaymışız gibi bir yanılsama yarattı.
Belki de sorun teknoloji değildir. Sorun, hızın kutsallaştırılmasıdır. Her şeyin çabuk tüketildiği bir çağda, insan ilişkileri de hızlı tüketim nesnesine dönüştü. Sabır azaldı, tahammül daraldı, empati zayıfladı. Oysa insan, anlaşılmak ister. Görülmek ister. Duyulmak ister.
Gerçek bir bakışın, içten bir sohbetin, sessizce paylaşılan bir anın yerini hiçbir ekran dolduramaz. Dijital kalabalık, insanı görünür kılar; fakat görünürlük, yakınlık değildir. Yakınlık; zaman ayırmaktır, dinlemektir, anlamaya çalışmaktır.
Belki de bu çağın en büyük cesareti, ara sıra telefonu bir kenara bırakabilmektir. Bildirimlere değil, yanımızdaki insana bakabilmektir. Gürültünün içinden çekilip kendi içimize dönebilmektir. Çünkü insan, kalabalıkta kaybolmamak için önce kendini bulmalıdır.
Dijital meydanlar hep kalabalık olacak. Sesler eksilmeyecek. Gündemler hızla değişecek. Fakat biz istersek, o kalabalığın içinde bir an durabiliriz. Derin bir nefes alabiliriz. Gerçek bir cümle kurabiliriz.
Ve belki de o zaman, kalabalığın ortasında bile yalnız olmadığımızı yeniden hatırlarız.
Semih YILDIZ satırlarının burada sona erdiğini söyler, her nerede, kim veya kimler için neler düşünüyorsanız, iki katının sizlerin olmasını temenni eder.

