“Mutluymuş gibi poz verdik. Çünkü mutsuzluğa beğeni gelmiyordu.”
Bir sabah daha, güne ekrana bakarak başlıyoruz. Alarmı susturur susturmaz sosyal medyayı kontrol etmek artık alışkanlıktan öte, bir ihtiyaç. Kim ne paylaşmış, kim kimi beğenmiş, bizim gönderimize kaç kişi kalp bırakmış? Bazen kendi duygularımızdan bile önce, bu sayılara göre şekilleniyor ruh halimiz.
Farkında mıyız bilmiyorum ama gün geçtikçe daha az yaşıyor, daha çok gösteriyoruz. Bir anı yaşamak için önce telefonumuzu çıkarıyoruz artık. “Bu anı kaçırmayayım” demek, “Bu anı paylaşmayı unutmayayım”a dönüştü. Gerçek anlar yerini sahnelenmiş karelere, hisler yerini filtrelere bıraktı. Ve belki de en kötüsü, ne kadar gerçeklik kaybedersek, o kadar görünür oluyoruz.
Sosyal medya artık bir sahne. Hepimiz başrol oyuncusuyuz. Kendi hayatlarımızı yönetiyor, kurguluyor ve seyirciye sunuyoruz. Ama bu gösterinin perde arkasında kimseyi içeri almıyoruz. Çünkü orası dağınık. Orada yorgunluk var, yalnızlık var, eksiklik var. Ve biz, “gerçek” olduğumuz yerden utanır hale geldik.
Paylaştığımız her karede biraz daha kendimizden uzaklaşıyoruz.
Gülümsediğimiz fotoğrafların çoğunda aslında içimiz ağrıyor.
En parlak pozların ardında en karanlık duygular saklanıyor.
Ama dijital dünya buna yer bırakmıyor. Kusursuz görünmek zorundayız. Zira algoritmalar hüzne değil, parlaklığa prim veriyor. Beğeniler mükemmeli ödüllendiriyor. Ve biz, mükemmelmiş gibi yapmaya devam ediyoruz. Çünkü başka türlü görülmüyoruz.
Bir başkasının fotoğrafına bakıyoruz: plajda bir kahve, yanında kitap, güneş parlıyor… Ve aniden kendi odamız soğuyor. Oysa o fotoğrafın 10 saniye öncesinde belki o kişi bir tartışma yaşadı, belki mutlu değil. Ama ne önemi var? Görünen tek şey: ideal bir hayat. Ve biz, onu gerçek sanıyoruz.
Sosyal medyada gördüğümüz hayatlar gerçek değil, seçilmiş anların kolajı. Ama yine de, kıyaslıyoruz. Kendi hayatlarımızı eksik, duygularımızı yetersiz hissetmeye başlıyoruz. Ve zamanla, beğeni almayan bir hayat yaşamaya değer görmüyoruz.
Bilimsel araştırmalar, beğeni aldıkça beynimizin ödül merkezi olan dopamin sisteminin uyarıldığını gösteriyor. Bu da sosyal medyayı bir tür bağımlılığa dönüştürüyor. Artık içimizden gelmese de paylaşmak istiyoruz. Çünkü dijital alkışa, görünür olmaya, “var” hissetmeye ihtiyaç duyuyoruz.
Ama ironik bir şekilde, görünür oldukça kendimizi daha az hissediyoruz.
Beğeni sayıları arttıkça içimizde bir boşluk daha da derinleşiyor.
Ve belki de en çok şu cümlede kayboluyoruz:
“Gerçek değil, yeterince etkileyici miyim?”
Yeniden Gerçek Olmak Mümkün mü?
Evet, mümkün. Ama zor.
Çünkü önce şunu kabullenmemiz gerekiyor: Gerçek hayat, story’lere sığmaz.
Hayat; bazen canımızın sıkkın olduğu, bazen anlam aradığımız, bazen sadece sessizce geçtiğimiz anlardır. Ve o anlar da en az bir kahve fotoğrafı kadar değerlidir.
Bazen paylaşmadan da yaşayabiliriz. Beğenilmeden de var olabiliriz. Çünkü değer, başkalarının ekranlarında değil; kendi iç dünyamızda inşa edilir.
Belki de ilk adım, göstermeye çalışmayı bırakmaktır.
O anın içinde sadece olmak.
Bir gülüşü paylaşmak yerine yaşamak.
Bir günlüğüne görünmeden yaşamak.
“Bir like uğruna kaybolan gerçeklik…
Belki de en çok beğenmediğimiz anlarda, en gerçek biz vardık.”
Bugün kendin için ne yaptın?
Paylaşmadan, gösterişsiz, filtresiz, sadece kendin için ne yaşadın?

