Hayatı uzun bir yol sandık. Haritası olan, başlangıcı ve varışı belli bir yol… Oysa büyüdükçe anladık ki, çoğu zaman sadece geçip gidiyoruz. Durduğumuzu sandığımız yerlerde bile aslında oyalanıyor, biraz soluklanıyor, sonra yine aceleyle devam ediyoruz.
Geride bıraktıklarımızın çoğu “uğrak” diye geçiyor hafızamızda. Bir kahve, bir bakış, kısa bir dostluk, birkaç ay süren bir iş, adını koyamadığımız bir heyecan… Sanki hiçbiri kalıcı değilmiş gibi davranıyoruz. Ama nedense en çok da onlar yer ediyor içimizde.
Çünkü insan, hayatını büyük varışlardan çok küçük duraklarda tanır.
Otobüsten inerken yardım eden yabancıyı hatırlarız mesela. Yağmurdan kaçtığımız dükkânın kokusunu. Tesadüfen girip bir daha unutamadığımız sokağı. Bize iyi gelen ama elimizde tutamadığımız insanları… Hepsi “geçerken” olmuştur. Planımızda yoktur, ajandaya yazılmamıştır. Ama kalbimizin altını çizer.
Belki de yanıldığımız yer tam burasıdır: Kalıcı olanın uzun süren olduğunu sanıyoruz. Oysa bazı anlar vardır, ömürle yarışır.
Bir cümle duyarız, yönümüz değişir. Kısa bir karşılaşma yaşarız, içimiz dönüşür. Bir yere beş dakika uğrarız, yıllarca aklımızdan çıkmaz. Demek ki süre değil, izdir belirleyici olan.
Hayat biz varalım diye değil, fark edelim diye vardır belki.
Ama fark etmek için yavaşlamak gerekir. Geçerken uğradığımız yerleri gerçekten görmek, içinden geçtiğimiz insanları duymak, o anın hakkını vermek… Bunları çoğu zaman erteliyoruz. Hep daha önemli bir yere yetişeceğiz ya.
Sonra bir gün dönüp bakıyoruz: Asıl yaşam, acele ederken kenarından geçtiğimiz şeymiş.
Şimdi sorsalar, en çok nerede yaşadın diye… Kimimiz bir yaz akşamını söyleyecek, kimimiz bir tren yolculuğunu, kimimiz çoktan kapanmış bir mekânı. Hepsi kısa, hepsi geçici, hepsi derin.
Belki hayat, zaten biraz da geçerken uğradıklarımızdır. Geçtik sandıklarımız, bizden hiç geçmez.
Sevgiyle kalın…

