Bazı çocuklar dünyaya bizim alıştığımız yerden bakmaz.
Sese başka türlü dönerler, kalabalığa başka türlü dayanırlar, sevgiyi başka türlü gösterirler. Biz hemen ölçmeye, karşılaştırmaya, yaşıtlarına bakmaya alışmışızdır. Oysa çocuk dediğin, cetvelle değil yürekle anlaşılır.
Otizm de biraz burada başlıyor aslında. Bir eksiklikte değil; farklı bir işleyişte. Uzman kaynaklar otizmi beynin gelişimiyle ilişkili bir nörogelişimsel durum olarak anlatıyor. Sosyal iletişimde, etkileşimde ve bazı davranış örüntülerinde farklılıklar görülebiliyor. NHS de otizmin bir hastalık değil, kişinin dünyayı farklı işlemesiyle ilgili bir durum olduğunu vurguluyor.
Bunu bilmek önemli. Çünkü toplum, bilmediği şeye çoğu zaman ya acıyor ya korkuyor ya da hemen hüküm veriyor. Oysa bir çocuğa en çok zarar veren şey farklılığı değil, anlaşılmaması. Bir markette yükselen bakışlar, okulda kurulan yanlış cümleler, “şımarıklık” diye geçiştirilen haller, “büyüyünce düzelir” diye ertelenen kaygılar… Çocuğun omzuna asıl ağırlığı çoğu zaman bunlar bırakıyor.
Aileler bazen herkesten önce hisseder. Bir şeyin farklı aktığını görürler. Çocuk ismine dönmüyordur, göz temasını herkes kadar kolay kurmuyordur, konuşması beklenen gibi ilerlemiyordur ya da bazı sesler ona dünyayı olduğundan çok daha sert hissettiriyordur. CDC, çocuklarda erken dönemde dikkat çekebilecek bazı işaretler arasında isme yanıt vermemeyi, göz temasından kaçınmayı, jestleri az kullanmayı ve karşılıklı etkileşimde zorlanmayı sayıyor. Ama tek bir belirti tek başına hüküm değildir; bunu anlamlandıracak yer aile korkusu değil, uzman değerlendirmesidir.
Bence burada annelik dediğimiz şey devreye giriyor. Yalnız biyolojik annelik değil; çocuğa kalbini açabilen herkesin taşıdığı o derin dikkat. Bazen en büyük şefkat, çocuğu hemen değiştirmeye çalışmamak oluyor. Önce onu izlemek. Ritmini anlamak. Nerede yorulduğunu, nerede güvende hissettiğini fark etmek. Ona “neden böyle yapıyorsun?” diye yüklenmek yerine, “sana nasıl ulaşabilirim?” diye yaklaşmak.
Erken fark etmek bu yüzden kıymetli. Çünkü erken fark etmek, çocuğun alnına bir etiket yapıştırmak değildir. Yolunu biraz daha erken aydınlatmaktır. Dünya Sağlık Örgütü, erken tanılama ve zamanında desteklerin; iletişim, iyi oluş ve hayata katılım açısından önemli katkılar sağlayabileceğini söylüyor. NHS de ailelerin şüphe varsa beklemek yerine bir sağlık uzmanıyla görüşmesini, değerlendirmenin uzmanlar tarafından yapılmasının önemli olduğunu belirtiyor.
Bazen biz büyükler, çocuğun önüne kendi beklentilerimizi koyuyoruz. Hep aynı yere bakmasını, aynı hızda konuşmasını, aynı şekilde arkadaşlık kurmasını, aynı kalıba sığmasını istiyoruz. Oysa çocuk dediğin kalıba girmek için değil, kendi yolunu bulmak için büyür. Kimi çocuk o yolu daha sessiz bulur, kimi daha geç, kimi daha dolambaçlı. Ama her çocuğun ihtiyacı aynıdır: güven, saygı, anlayış.
Otizmi konuşurken dili de değiştirmemiz gerekiyor. Acıma diliyle değil, hak diliyle. “Yazık” diyerek değil, “yanındayım” diyerek. Çünkü mesele yalnızca evin içinde yaşanmıyor. Kreşte, okulda, parkta, hastanede, resmi kurumda, kısacası hayatın her yerinde yaşanıyor. Dünya Sağlık Örgütü, otistik bireylerin hâlâ damgalama, ayrımcılık ve hizmetlere erişimde engellerle karşılaştığını açıkça söylüyor. Demek ki çocuklarda değil, onlara yer açmakta zorlanan toplumda da çözülmesi gereken bir şey var.
Ben bir çocuğa bakarken önce şunu düşünmek istiyorum: Bu çocuk benden ne saklıyor değil, bana ne anlatmaya çalışıyor? Bazen sözle anlatmıyor çünkü. Bazen bedeniyle anlatıyor, susuşuyla anlatıyor, huzursuzluğuyla anlatıyor, bir köşeye çekilişiyle anlatıyor. Onu duymak için bizim de sesimizi biraz kısmamız gerekiyor.
Belki de bütün mesele burada düğümleniyor:
Çocukları kendimize benzetmeye çalışmak yerine, onlara yetişmeye çalışmak.
Çünkü bazı çocuklar bizim yolumuzdan gelmez.
Bizim, onların yoluna biraz yaklaşmamız gerekir.

