İklim değişikliği esas olarak doğal sistemlerden ve insanoğlunun üretim faaliyetlerinden kaynaklanmaktadır. Bununla birlikte son yıllarda insan faaliyetleri ile küresel ısınma arasındaki ilişkinin iklim değişikliğine etkilerinden daha fazla kaygı duyulmaktadır. İnsan faaliyetlerinden kaynaklanan küresel ısınmanın asıl nedeni toplam sera gazı emisyonlarının fazlalığından kaynaklanmakta olup bunun nedeninin fosil yakıt ve arazi kullanımındaki değişikliklerden kaynaklandığı gözlenmektedir (McMichael, 2013; Xi-Liu ve Qing-Xian, 2018). Sera gazı, kızılötesi radyasyonu emen ve yayan bir gaz olarak dünya yüzeyi ve atmosferi ısıtarak yağış miktarı, buzul ve deniz seviyesinde önemli etkilere sahiptir (Easterbrook, 2016). Sera gazı etkisi, sera gazlarının atmosferin alt katmanlarına birikmesi sonucu katmanların ısınmasına bağlı olarak dünya yüzeyinde sıcaklık artışına yol açan ve iklim değişikliğinde Dünya’nın manyetik alanındaki değişimle birlikte en önemli etken olan faktördür (Mikhaylov ve ark., 2020). Sera gazları iklim değişikliğinde etkili faktörler olup bunların başında karbondioksit (CO2), azot oksit (N2O) ve metan (CH4) gelmektedir (Shah ve ark., 2024). İklim değişikliğinin etkileri hava koşullarındaki istatistiksel değişimle daha iyi ortaya konmaktadır. Sanayi devrimi süreciyle birlikte üretim faaliyetlerinin yoğun olduğu son 300 yıllık dönemde ortalama sıcaklık artışı 1°C olmasına karşın gelecek 25 yılda bu artışın 1.5°C’ye, 21. yüzyıl sonunda ise 5.8°C’ye ulaşması beklenmektedir (Wu ve ark., 2016; Fawzy ve ark., 2020). Yağış rejiminde ise küresel ısınmanın genellikle şiddetli sağanak yağışlar meydana getirdiği gözlenmekte olup bazı yağış endeks hesaplamalarına göre ise her 1°C artışın yağış miktarında %7’lik artışa neden olduğu hesaplanmıştır (Martel ve ark., 2021).
İklim değişikliğinin meydan getirdiği sıcaklık, yağışın zamanı ve miktarı, havadaki karbondioksit (CO2) miktarı, güneş ışınımındaki değişimler tarımsal üretimi etkileme potansiyeline sahiptir (El-Ramady ve ark., 2013). Bu etkiler, ürüne veya bölgeye göre doğrudan ya da dolaylı şekilde değişmektedir. Tarım arazilerinde verimin ve ürün kalitesinin düşmesi, kuraklığa bağlı olarak sulama ihtiyacının artması, yabani ot vb. Zararlılarının etki alanının genişlemesi iklim değişikliğinin tarıma olan etkileri arasındadır (Dantas ve ark., 2020; Bayraktar, 2023). Bu etkilerin azaltılmasının yanı sıra mevsimlerde meydana gelen sıcaklık ile yağış düzeni ve miktarındaki değişimlere dayanıklı mahsul çeşitlerinin yetiştirilmesini zorunlu kılmaktadır (Thornton ve ark., 2014). Üreticilerin iklim değişikliğinin olumsuz etkilerine yönelik farkındalıklarının bulunmasıyla bu olumsuzlukları azaltmaya yönelik tarımsal uygulamaları benimsemelerini kolaylaştırmaktadır (Hayran ve ark., 2021). İklim değişikliğinin tarımsal üretimde meydana getirdiği en önemli değişikliklerden birisi de toprak yapısındaki değişimdir. İklim değişikliği en çok toprak pH’ı, tuzluluk, katyon değişim kapasitesi, besin döngüsü ve kazanımı gibi toprağın kimyasal özelliklerini etkilemektedir. Özellikle kurak bölgelerde iklim değişikliği ile toprak sıcaklığının artması toprağın fiziksel özelliklerinin değişim yoluyla bitki örtüsüne ve ürünün cinsine bağlı olarak tohumun çimlenmesini etkilemektedir. Toprağın bu kimyasal ve fiziksel özelliklerindeki değişim toprağın karbon ve besin döngüsünü, dolayısıyla toprağın verimliliğini dengeleyen toprağın biyolojik özelliklerini de olumsuz yönde etkilemektedir. (Dantas ve ark.,2020; Mondal, 2021). Küresel çapta tüketilen suyun %70’inin tarımsal faaliyetlerde kullanılması nedeniyle tarımsal üretimde su kaynaklarının yönetimi önem arz etmektedir (Rasul ve Sharma, 2016). Dünyada su kaynaklarının varlığı bölgelerin biyofiziksel özelliklere göre değişiklik göstermesi nedeniyle iklim değişikliğinin su kaynaklarına etkisi konusunda ise görüş farklılıkları içermesine karşın 2°C sıcaklık artışının dünya nüfusunun %5 ile %20’sini su kıtlığına maruz bırakabilmektedir (Schewe ve ark., 2014). Küresel ısınma ile su kaynaklarında oluşacak bu kıtlık, tarım ile diğer sektörler arasında su kullanımı açısından rekabete neden olacağından su kaynaklarının planlanmasını zorunlu kılmaktadır (Mancosu ve ark., 2015). Özellikle sulama tarımının verim üzerinde baskı oluşturması ve çevre üzerinde olumsuz etki bırakması nedeniyle bölgeye göre ürün yetiştirme ve türlerinde değişiklikler veya daha az su kullanan yenilikçi teknolojiler gibi temel adaptif önlemler kullanılması gerekmektedir (Misra, 2014). İklim değişikliği, tarımsal faaliyetleri özellikle üretim miktarı açısından olumsuz yönde etkilemektedir. Ancak küresel olarak artan nüfus nedeniyle tarımsal verimlilik sağlamak açısından kimyasal girdilerin ve su kaynaklarının yoğun kullanımı şeklinde yürütülen konvansiyonel (yoğun) tarım uygulamaları da iklim değişikliğine neden olmaktadır. Bu etkiler tarımsal üretim sonucu doğal kaynakların tükenmesinin yanı sıra sera gazlarının atmosfere salınmasından da kaynaklanmaktadır. Atmosferdeki sera gazı emisyonlarının %25’ini tarım ve ormancılık gibi arazi kullanım faaliyetleri oluşturmakta olup bu sera gazlarının başında Azot protoksit ya da Nitröz oksit (N2O) gelmektedir. Söz konusu sera gazları son 10 yılda atmosferde %1’lik emisyon artış meydana getirmiştir (Arora, 2019; Fawzy ve ark., 2020; Leal Filho ve ark., 2023). CO2 ise atmosfer sistemindeki küresel karbon döngüsünde önemli bir rol oynamakta olup ağırlıklı olarak fosil yakıtların kullanımı ve ormansızlaştırma gibi insan faaliyetleri sonucu 400 ppm konsantrasyonunu aşmıştır (Shakoor, 2021). Taze meyve ve sebze ürünlerinin üretimi ve kalitesi iklim değişikliğine neden olan yüksek sıcaklık artışı ve karbondioksit ve ozon gibi sera gazı emisyonları doğrudan veya dolaylı olarak etkilemektedir. Bu etkiler sebze ve meyvelerde farklıklık göstermekte olup sebzelerde CO2 üretim artışı sağlamakta ancak ürün kalitesinin bozulmasına neden olurken, meyvelerde ise 35 °C kadar yüksek sıcaklıklarda normal şekilde olgunlaştığı bilinirken, daha yüksek sıcaklıklar olgunlaşma süreçlerini engellemektedir (Hribar ve Vidrih, 2015; Bisbis ve ark., 2018). Sonuç olarak iklim değişikliğinin düşük verim ve kaliteye neden olması çiftçi gelirlerinin düşmesine neden olması nedeniyle ürün veriminin, çiftlik gelirlerinin ve gıda güvencesinin iyileştirilmesinin bir yolu olan sürdürülebilir tarım uygulamalarını öne çıkarmaktadır (Abdallah ve ark., 2021) Dünya genelinde gıda güvencesinin birçok farklı tanımı olsa da küresel olarak Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) tarafından tüm insanların her zaman, aktif ve sağlıklı bir yaşam için beslenme ihtiyaçlarını ve gıda tercihlerini karşılayan yeterli, güvenli ve besleyici gıdaya fiziksel, sosyal ve ekonomik erişime sahip olması şekilde tanımlanmıştır (EnglerStringer, 2022). Nüfus artışı, iklim değişikliği, kentleşme ve küreselleşme, arazi kullanımındaki değişimler, su kıtlığı, gelir artışı, beslenme eğilimleri, küresel enerji arzı ve dünya gıda ticareti eğilimleri gibi faktörler küresel olarak gıda güvencesini etkileyen faktörler olarak değerlendirilmektedir (Mokhtar ve ark., 2022). Gıda güvencesini etkileyen bu faktörler genel olarak iklimsel ve iklim dışı stres faktörleri olarak ikiye ayrılmakta olup özellikle gelişmekte olan ülkelerde iklimsel faktörler konumdadır (Baig ve ark., 2022). Daha belirleyici İklim değişikliğinin ekosistemin bozulmasına bağlı olarak tarımsal üretimde görülen miktar baskısı oluşması; açlığa, yetersiz beslenmeye, kaynak çatışmasına ve göçlere neden olması beklenmektedir (Wu ve ark., 2016). İklim değişikliğinin tarım sektörüne bu yöndeki etkilerinin yanı sıra gıda arzındaki kesintilerin meydana gelmesi gıda güvencesinin dört boyutu olan bulunabilirlik, erişim, kullanım ve istikrar üzerine etkilerini de beraberinde getirmektedir (Campell ve ark., 2016). İklim değişikliğinin bu olumsuz etkilerinin yanı sıra özellikle gelişmekte olan ülkelerde nüfus ve ücret artışı, 2050’li yıllarda dünya nüfusunun 9,7 milyara ulaşmasının beklenmesi ile gıda talebindeki artışın %80’inin, gelişmekte olan ülkelerden kaynaklanacağının öngörülmesi de gıda güvencesini tehdit eden bir durum haline gelmiştir (Muhie, 2022)
İklim değişikliğinin doğal kaynak tükenişi ve tahribatına bağlı olarak sektörler üzerindeki etkililiği mikro ve makro büyüklükler üzerinden tartışılmaktadır. Makro etkilerin belirlenebilmesine yönelik gıda güvenliği, beslenme ve su yönetimi başta olmak üzere farklı parametrelerin tarım sektörü üzerine etkilerini belirleyebilmek için mikro ölçekte mevcut ve olası tüketici davranışları ile tüketim alışkanlıklarının analiz edilmesi gerekmektedir. Ayrıca iklimsel özelliklerin etkisi tarım sektörü özelinde ele alındığında üretim ve tüketim sistemleriyle ilişkili olarak ulaşım ve dağıtım maliyetlerine de etki etmektedir. Tüketim sistemindeki farklılaşma üretimdeki farklılaşmaya göre daha fark edilebilirdir. İklim değişikliğinden etkilenen gıda arzıyla doğrudan veya dolaylı ilişkili tüketim sistemleri; aktivite düzeyi, nüfus dinamikleri (özellikle mevsimsel), tarım dışı üretim vb parametrelere göre de farklılaşmaktadır (OECD, 1991) Yaşam biçimine yön veren ve yaşam biçiminden etkilenen tarım sektörü iklim değişikliğine bağlı olarak farklı bölgeler için farklı sonuçlara neden olmaktadır. Sanayi öncesine göre sıcaklıkların 1,5 °C ve 2°C üzerinde gerçekleşmesinin küresel ölçekte buğday üretimi etkisi üzerine yapılan bir çalışmada; CO2 artışının gübreleme etkisi dikkate alındığında; kış ve ilkbahar döneminde ekilen buğday için tahıl veriminin Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Avrupa gibi daha ılıman bölgelerde yaklaşık %5 arttığı; Orta Amerika ve Afrika’nın daha sıcak bazı bölgelerinde ise yaklaşık %2 ila %3 azaldığı görülmüştür. Ayrıca, küresel buğdayın %14’ünü üreten Hindistan gibi sıcak bölgelerde sıcaklık artışına bağlı buğday veriminin düştüğü gözlenmiştir. Öte taraftan, sera ve arazi üzerine yapılan çalışmaların sonuçlarından; daha yüksek CO2 düzeylerinin gübre etkisiyle bitkilerin büyümesi üzerinde olumlu etki yarattığı ancak birtakım olumsuz sonuçlar doğurduğu da görülmüştür. “Global Gridded Crop Model Intercomparison Projesi” koordinatörü Jonas Jägermeyr’e göre “Daha yüksek CO2 altında mahsuller daha hızlı büyümekte, ancak protein ve mikro besin içeriği açısından daha düşük sonuçlar vermektedir.” Buna göre, iklim değişikliğinin mahsuller üzerindeki etkisi nicelik olarak kimi durumlarda olumlu, kimi durumlarda olumsuz sonuçlanırken; mahsulün nitelindeki sonuçları açısından olumsuz sonuçlanan örnekler mevcuttur . IPCC’nin 6. Değerlendirme Raporu; iklim değişikliğinin yoğunluğu, gelecekteki riskler, kaynak fakiri ülkeler ve marjinalize olmuş toplumlar üzerine vurgu yapan kapsamlı çalışmalardan biridir. Raporun başlıca çıktıları şu şekildedir: iklim değişikliği hâlihazırda oldukça yaygın ve beklenilenden daha ciddi ve dünyanın her bölgesinde yıkıcı ve bozucu etkilere sahiptir. Hâlihazırda 1,1°C ısınmış dünyamızın her bölgesinde yıkıcı ve bozucu etkilere sahip iklim değişikliği; kuraklık, aşırı sıcaklık, seller, gıda güvenliği riskleri ile milyonlarca insanı tehdit etmektedir. Örneğin, 1961’den bu yana Afrika’da mahsul verimindeki büyüme iklim değişikliğine bağlı olarak üçte bir oranında azalmıştır (IPCC, 2022). Bu bağlamda kentleşme, sanayileşme, nüfus artışı gibi iklim değişikliğinin başlıca nedenleri olarak gösterilen değişimler çoğunlukla az gelişmiş ülkeler için maruziyet oluşturmaktadır. Ekonomik büyümeye ilaveten arazi düzenleme, enerji verimliliği ve tasarrufu, çevre dostu teknolojiler, doğa temelli çözümler gibi eko-ekonomik büyüme ile iklim değişikliğinin en aza indirilmesi, azaltılması ve değişikliğe uyum sağlanmakta eşitlik, sosyal adalet, sürdürülebilirlik vb sonuçlar üzerinden politika önerileri ortaya konmaktadır. Buna göre, iklim değişikliği günümüzün küresel parametreleri içinde en zorlu sınavların verildiği ve verileceği sınamalardan biri olarak karşımızda yerini sağlamlaştırırken, coğrafyaların gelişmişlik düzeyinden bağımsız olarak gerçekleşmektedir. İklim değişikliğinden hiç kimsenin azade edilemeyeceği söylemi temelinde ülkelerin yönetim dinamikleri ve yapısal değişkenlerinin farklılığı, yönetim biçimi, demografik ve iklimsel özelliklerindeki farklılaşmalar dikkate alındığında (Kara, 2019) iklim adaletinin sağlanması bu farklılıklardaki olumsuzları bertaraf edecektir. Az gelişmiş ülkelerin geçim kaynaklarının çoğunlukla kırsal kalkınmaya dayanması, bu ülkelerin toprağa bağlı krizlere karşı daha kırılgan olmalarına neden olmaktadır. Godrej’göre; değişen iklim şartları, ekolojik dengeyi bozmakta gıda sektörü de bu değişimden etkilenmektedir. En çok etkilenen bölgenin dünya ölçeğinde Kuzey Afrika, Ortadoğu, Hindistan ve akabinde Güney Amerika olduğu bilinmektedir (Godrej, 2003). Godrej’e göre; 2050 yılına gelindiğinde açlık tehlikesine maruz kalacak insan sayısında %18’lik bir artış olacağı tahmin edilirken (Godrej, 2003) günümüz nüfus senaryoları çerçevesinde 2050 yılı için yaklaşık 9,7 milyar nüfus için gıda tedarikinin nasıl sağlanacağı bir risk faktörü olarak değerlendirilmektedir. Gıda ve diğer sektörlerde ortaya çıkan krizlerin hemen hepsinin aynı zamanda sağlık krizine yol açacağı da öngörülmektedir .
Sanayi Devrimi sonrasında yerel ölçekteki sorunların bölgesel ölçeğe taşınarak ülkeler arasında iklim değişikliği ve buna bağlı sınır tanımayan sorunlara yol açtığı bilinmektedir. Godrej’e göre gıda üretimi üzerine yapılan çalışmalar; alçak enlemler, kurak ve yarı kurak tropik bölgelerde ürün rekoltesinde düşüşler yaşanacağını göstermektedir. Yapılan çalışmalarda; ABD’nin orta kesimlerinde 2050 yılına gelindiğinde nem miktarındaki düşüşlerin kuraklığa yol açacağı ve ürün rekoltesinde düşüşlerin ortaya çıkacağı tahmin edilmektedir. Diğer taraftan, değişen iklim şartlarına uyumda sıcaklığın artacağı, yağışların azalacağı ve sulama ihtiyacının artacağı gözönünde bulundurulması gerekmektedir (Godrej, 2003). Bu bağlamda, tarım ile uğraşanlar ürün rekoltesini arttırmak için daha fazla kimyasal, böcek ilacı ve su kullandığında; kimyasallar toprakları sıkılaştırmakta, kuraklık ve erozyon gibi olumsuzluklarla karşılaşma olasılığını arttırmaktadır. Yine kimyasalların kıyı kesimlerde sulara karışması, ısınmaya bağlı buharlaşmadaki artış ve geriye kalan tuz birikintileriyle toprağı verimsizleştirmektedir (Hubert ve Lenoir, 2015). Buna göre tarım ilaçlarının aşırı kullanımı ürün ve besin zincirine zarar vermektedir. Ne var ki dünya nüfusundaki artış ve buna koşut olarak tarım ve üretimin geliştirilmesi zorunluluğu tarımsal ilaç kullanımını yıllar itibariyle arttırmıştır. Diğer ifadeyle, kaynaklar hem kirlilik hem kuraklık sorununun öznesi haline gelmiştir. Bu kapsamda sistemik bir sorun olarak kuraklık; toplum, ekosistem ve ekonomiler üzerinde derin, yaygın ve hafife alınmayacak etkiler ortaya çıkarmaktadır. Kuraklığın kapsamlı etkileri; geniş alanlara yayılmasına, sistemler ve ölçekler arasında kademeli olarak dağılmasına ve milyonlarca insanı etkilemesine, gıda krizlerine, yoksulluğa ve eşitsizliğe katkıda bulunmasına rağmen gerektiği önemden yoksun kalmaktadır. İklim değişikliği, dünyanın birçok bölgesinde kuraklıkların sıklığı, şiddeti ve süresini arttırmaktadır. 2˚C daha sıcak bir dünyaya doğru ilerlerken, insan yaşamları, geçim kaynakları ve ekosistemler üzerindeki yıkıcı zararı azaltmak için kuraklık riskini daha iyi anlamak ve daha etkin bir şekilde yönetmek için acil eylem planları gerekmektedir (UNDRR, 2021). Pakistan’da geniş arazilerin çöle dönmesi, tohum üreticisi Kazakistan’ın 1980’lerde rüzgar erozyonu nedeniyle ekilebilir alanlarını kaybetmesi gibi olaylar pek çok yerde özellikle Asya ülkelerinde toprakların fakirleşmesi sonucunu doğurmuştur. (Hubert ve Lenoir, 2015). Buna göre kuraklığa, zararlılara, hastalıklara ve iklimle ilgili diğer risklere ve şoklara karşı kırılganlığı azaltmak, dirençlilik için bir uyum eylemi olarak düşünülebilir. Düzensiz hava koşulları gibi daha uzun vadeli stresler karşısında uyum sağlama eylemleri ile büyüme kapasitesini geliştirme; mücadele biçimlerinden bazılarıdır (WBG, 2021). Çok geniş topraklara sahip Orta Asya’nın geniş ülkesi Kazakistan, küresel ısınmanın olumsuz sonuçlarıyla mücadele etmektedir. Kuraklık nedeniyle Kazakistan’da 178 bin hektar tahıl alanı kurumuştur. Dünya Gıda Programı (World Food Programme/WFP); kuraklığın hâkim olduğu Madagaskar’da yüksek açlık seviyelerinin küresel ısınma konusunda bir “uyandırma çağrısı” olması gerektiğini belirtmektedir. Güney Madagaskar’da en az 1,14 milyon insan, dört yıl üst üste kuraklık hasatları yok olduktan sonra gıda krizi ile karşı karşıya kalmıştır (URL 10). Türkiye özelinden bakıldığında tarımsal üretim çoğunlukla yağışlara bağımlıdır. “Ataletin Bedeli” adlı raporda; Türkiye’de iklim değişikliğinin tarımsal üretime etkisi incelenmiş, yapılan analizde (Voyvoda vd., 2017); İklim değişikliğinin; mısır, arpa, buğday, şeker pancarı gibi tarımsal ürünlerin rekolte ve verimliliği üzerine etkileri olacaktır. Mısır ve arpa için 2020’li yılların başından; buğday verimindeki artış trendinin ise 2030’lu yılların başından itibaren duraksayacağı, 2050 yılına gelindiğinde mısır üretiminde %10’a varan; şeker pancarı üretiminde ise %5’e varan kayıplar yaşanacağı, nüfus artışı ve gıda talebindeki artış; bir yandan tarımsal üretimdeki kayıp ve düşüşler diğer yandan gıda fiyatlarında artış ve akabinde gıda güvenliği meselesini kritik bir hale getireceği, tarımsal üretimdeki düşüşlere bağlı olarak tarım sektöründeki küresel fiyat artışlarının diğer sektörlere göre daha fazla olacağı, sıcaklık artışına paralel olarak gereken uyum ve azaltım politikalarına önem verilmediği takdirde gıda fiyatlarındaki artışın %250’yi bulabileceği sonuçlarına ulaşılmıştır (Voyvoda vd., 2017).
Ülkeler, iklim değişikliğine bağlı doğal afetlerden kaynaklı risk ve etkilerini önlemek ve azaltmak için fiziksel olarak etkili ve düşük maliyetli doğa temelli çözümleri tercih etmelidir. Doğal afetlerin risklerini azaltmak adına tarım arazilerinin potansiyeline uygun çözümler aynı zamanda doğal afetlerin etkilerini azaltırken sürdürülebilir tarım hedeflerini de sağlamaktadır. Bu uygulamalar, paydaşlara afet öncesi ilişkilerin geliştirilmesi ve yeteneklerin oluşturulması, afete hazırlık ve müdahalede etkinliğin arttırılması ile daha geniş tarımsal gıda sektörü oluşturulabilecektir. Ülkeler tüm paydaşların afetlere hazır olmalarını geliştirmeye yönelik acil durum planlaması ve simülasyon tatbikatlarına öncelik vermelidir. Bu kapsamda; Daha dirençli bir tarım sektörü afet yardım politikaları ile eşgüdümlü yürütüldüğünde anlamlı olacaktır. Doğal afetlerin risk ve etkilerine hazırlıklı olmak; uyum ve azaltım mücadelesinde devam eden çabalardan vazgeçmeden mümkün olacaktır. Riskleri tetikleyici kriterler ve devlet desteğinin türleri ve seviyeleri başlangıç aşamasında açıkça tanımlanmalıdır. Çiftçilere riskin önlenmesi ve azaltımına ilişkin kapasite desteğine yatırım yapma konusunda net bir teşvik sağlamak için geçici destek kullanımı en aza indirilmelidir. Daha geniş bir tarım politikası ortamı, çiftçilere risklere hazırlıklı olmaları, bunları önlemeleri, azaltmaları ve gelecekteki iklim ve doğal afet risklerine yanıt olarak uyumlarına yönelik teşvik ve sinyaller sağlamaktadır. Çiftçilere yapılan doğrudan ödemeler; kamu destekli risk yönetim araçları ve teknik yardım gibi politikalar, yeni uygulamaları benimsemek veya risk yönetimi araçlarının kullanılmasını teşvik etmek için faydalı olmaktadır (OECD, 2021). Çiftçiler için dirençli araç seti geliştirmeye yönelik politika yatırımı hedefi (OECD, 2021): 1. Çiftçi ve diğer tarım sektörü paydaşlarının doğal afetlerin yol açtığı felaketlere karşı dirençliliklerini artırma konusunda sorumluluk almaya teşvik etmek için açık ve tutarlı politika belgeleri gerekli olmakla birlikte, çiftçilerin gerekli beceri ve bilgiler dâhil olmak üzere bu teşvikler üzerinde hareket etme kapasitesine sahip olması çok önemlidir. 2. Devlet, tarımda dirençliliği arttırmak için paydaşları desteklemelidir. Bu kapsamda; Çiftçilerin girişim ve risk yönetimi yeteneklerini geliştirmeleri ve değişen risk alanı ve belirsizliğine karşılık uyum ve dönüşüm yeteneklerini desteklemelidir. Örneğin; Yeşil İklim Fonu, Zambia’da çiftçilere artan seller ve kuraklığa uyum sağlanması için ileri iklim dirençli zirai teknikler ve yeni iş fırsatları konusunda destek sağlamaktadır (UNDP, 2022) .Afet sonrasında tarımsal kayıp ve zararlar tutarlı ve sistematik olarak değerlendirilerek bu verilerin tüm paydaşlar için erişilebilirliği sağlanmalıdır. Afet risklerini azaltmak için uygun altyapı dâhil olmak üzere kamu mal ve hizmetlerine yatırım yapmak ve çiftliklerde doğa temelli çözümlerin uygulaması desteklenmelidir. FAO’nun hazırladığı “The State of the World’s Biodiversity for Food and Agriculture” adlı raporda; çiftçilerin ürettiği yerel türlerin modern olanlarla değiştirilmesi sonucunda geleneksel türlerde bulunan genlerin tamamının modern türlerde bulunmadığına vurgu yapılarak bu durumun genetik erozyonun önemli nedeni olduğunun altı çizilmekte, diğer nedenler ise; hastalıkların ortaya çıkması, çevresel tahribat, kentleşme, ormansızlaşma ve yangınlar olarak belirtilmektedir. Ayrıca genetik erozyon ile mücadelede yerel tohum bankalarındaki tohumların korunmasına odaklanılmasının çözümcül olacağı da vurgulanmaktadır (FAO, 2019).
Kuraklık, etkilediği bölgedeki hava, su ve toprak üzerinde çok olumsuz etkiler bırakan, yavaş yavaş gelişen önemli bir doğal afettir. Yarı kurak bir iklim kuşağında bulunan Türkiye’de yağışların alansal ve zamansal dağılımı düzensizdir. Mevcut su kaynaklarımız, hızla artan nüfus ve sanayinin ihtiyaçlarını karşılayamamakta, yüzey sulama yöntemleri ile tarımsal üretimde suyun büyük bir kısmı bilinçsizce kullanılmakta; içme, kullanma ve sulama suyumuzun kalitesi artan sanayi ve diğer çevre kirlilikleri sonucunda giderek düşmektedir. Tüm bu olumsuzluklara, küresel iklim değişikliği de eklenirse, ülkemizde kuraklığın şiddetinin gün geçtikçe daha çok hissedileceği açık bir şekilde görülmektedir (Kadıoğlu, 2008)
Kuraklığın artması ile çok büyük boyutlarda su kısıtlılığının yaşanması, su kaynaklarının paylaşımı ve yönetimini daha da sorunlu duruma getirecektir. Kuraklık yavaş gelişen kronik bir doğal afettir ve günümüzde yaşanan kurak dönemler, ülkemizin ileride karşı karşıya kalacağı tehlikenin boyutlarını göstermesi açısından büyük önem taşımaktadır. Avrupa havzalarında gerçekleştirilen çalışmalar, sıcaklık, yağış ve akışların önemli ölçüde değişeceğini göstermektedir (Limbrick et al. 2000; Mimikou et al. 2000; Middelkoop et al. 2001; Bergström et al. 2001). Ülkemizin de içinde bulunduğu Güney Avrupa ve Akdeniz kuşağında yıllık ortalama sıcaklık değerlerinde 3.0-3.5 0C lik artış, yıllık toplam yağış miktarında ise %15-30 oranında azalma beklenmektedir (Houghton et al. 2001; Christensen et al. 2007). Özkul ve ark (2008), farklı emisyon senaryoları altında Gediz ve Büyük Menderes havzalarında 2030, 2050 ve 2100 yıllarında sırasıyla, sıcaklık değerlerinde 1.2 0C, 2 0C ve 4.4 0C lik artışlar; yağış değerlerinde ise %5.8, %10.2 ve %23.8’ e ulaşan azalmaların öngörüldüğünü ifade etmişlerdir. Durdu (2010), Büyük Menderes havzasında son 45 yıllık dönem içerisinde iklim değişimin su kaynakları üzerinde oluşturduğu etkileri incelemiştir. Söz konusu çalışmada, anılan dönemde sıcaklığın 1 0C yükseldiği görülmüştür. Yağış deseninin konumsal dağılımı; yağış miktarının 1970’ lerde yükselme eğilimi izlediğini, 1980’li yıllarda ortalamanın altına düşmeye başladığını, istatistiksel anlamda önemli azalmanın ise 1990’ lı yıllarda başladığını göstermiştir. Yağış ve sıcaklık değerlerindeki değişimlerin, bölgelerin mevcut su potansiyellerinde önemli azalmalara neden olacağı, suya dayalı sektörlerde su kıtlığı ya da su stresi yaşanacağı öngörülmektedir. Bu yüzden, Türkiye’de kuraklık olayının yaşanma sürecinde su kullanımını ne şekilde yönetelim mantığından çok, kuraklığa hazırlık yönetimi benimsenmelidir.
Kuraklık, genel olarak, yağışların kaydedilen normal seviyelerinin önemli ölçüde altına düşmesi sonucu toprak ve su kaynaklarının olumsuz etkilenmesi şeklinde tanımlanmaktadır. Kuraklığın başlangıç ve bitişinin belirsiz olması, kümülatif olarak artması, aynı anda birden fazla kaynağa etkisi ve ekonomik boyutunun yüksek olması onu diğer afetlerden ayıran en önemli özellikleridir. Herhangi bir bölgede kuraklık; frekans, şiddet, süre ve etki alanı gibi etmenlere bağlı olarak tanımlanmaktadır (Kömüşçü ve ark. 2002). Kuraklık tüm iklim kuşaklarında görülebilir, ancak alanın kuraklığa karşı duyarlılığı ve etki derecesi bölgeden bölgeye önemli farklılıklar yaratabilir. Öte yandan, kuraklığın tanımı farklı iklim bölgeleri için değişiklikler göstermektedir. Örneğin; Bali’de yağışsız geçen 6 gün veya daha fazla süre, Libya’da yıllık toplam yağışın 180 mm den düşük olması, İngiltere’de günlük toplam yağışın 0.25 mm den düşük olduğu ardışık 15 gün kuraklık olgusunun yaşandığını gösterir (Anonim, 2006). Türkiye’de ise benzer bir tanım yapmak zor olmakla birlikte, yıllık toplam yağış miktarı 400 mm nin altında olan bölgeler, kurak bölge olarak bilinmektedir (Kadıoğlu, 2008). Kuraklığın, meteorolojik, tarımsal, hidrolojik ve sosyo ekonomik olmak üzere dört çeşidi vardır (Wilhite and Glantz, 1985; Anonymous 2006). Kuraklık meteorolojik kuraklık olarak başlar, tarımsal ve hidrolojik kuraklık olarak gelişir, sosyo ekonomik kuraklık olarak devam eder. Meteorolojik kuraklık, yağış esaslıdır ve uzun bir süre yağışın normal değerlerinin altına düşmesi olarak tanımlanmaktadır. Toprakta bitkinin ihtiyacını karşılayacak miktarda su bulunmaması olarak ifade edilen tarımsal kuraklık, hiçbir zaman yağış azlığı olarak tanımlanmamaktadır. Bir bölgede yağış az bile olsa, bitki kök bölgesi içerisindeki toprakta bitkinin gelişmesini sürdürebilecek kadar su varsa tarımsal kuraklıktan söz edilemez. Hidrolojik kuraklık, nehir, göl ve yeraltı su kaynaklarında azalan su miktarı olarak tanımlanabilir. Yağmur suları ve kar seviyelerindeki azalma ile akarsu, dere ve rezervuarlardaki su eksikliği arasında bir zaman farkı olması nedeniyle hidrolojik ölçümler kuraklığın ilk göstergelerinden değildir. Meteorolojik kuraklık sona erdikten uzun bir süre sonra hidrolojik kuraklık varlığını sürdürebilir. Kuraklığın sosyo ekonomik tanımı meteorolojik, hidrolojik, ve tarımsal kuraklıkla bağlantılı bazı ekonomik ürünlerin arz ve talepleri ile ilgilidir. Yağışlardaki azalmanın sonucu olarak gelişen ve üretimin ihtiyacı karşılayamadığı durumlarda sosyo ekonomik kuraklık yaşanmaktadır (Dracup et al, 1980; Sırdaş, 2002). Kuraklık yönetiminde başlıca iki ana yaklaşım vardır. Bunlardan birincisi, kuraklık olgusu ortaya çıktıktan sonra yapılan çalışmaları içine alan kriz (reaktif) yönetimi yaklaşımıdır. İkincisi ise genellikle hissedilmeden yavaş gelişen bir süreç olan, kuraklık gerçekleşmeden uygulanan etkinlikleri içeren risk (proaktif) yönetimidir (Anaç, 2008). Kriz (Reaktif) Yönetimi Kuraklık gibi doğal afetlere karşı toplumumuz rasyonel davranmamaktadır. Kriz ortaya çıktığında harekete geçerek, zararın hafifletilebilmesine yönelik çalışmaların ön plana çıkarıldığı durum kriz yönetimidir (Kadıoğlu, 2008). Kuraklık çeşitli yaşam ve üretim süreçlerini olumsuz yönde etkilemeye başladığında baraj gölet gibi yeni fiziksel yatırımlar programa alınarak yerüstü su kaynaklarında depolanacak su miktarının arttırılması, yer altı sularından yararlanmak için yeni kuyuların açılması ilk akla gelen önlemlerdir. Havzalardaki yer altı ve yerüstü su kaynakları sınırlıdır. Ayrıca ekolojik nedenlerle bir havzada mevcut su kaynaklarının tümünü kullanmak mümkün değildir. Havza su kaynaklarının kullanımında sınıra ulaşılmış ise, bu durumda havzalararası su transferi yapılabilir. Mevcut kaynaklara ek yeni kaynak yaratılarak su arzının arttırılmasında bir diğer yöntem, deniz suyu ve diğer tuzlu marjinal suların arıtılarak (desalinizasyon) tatlı su elde edilmesidir. Gerek havzalararası su transferi gerekse tuzlu suların arıtılarak tatlı su sağlanması, özenli faydamasraf analizlerinin yapılmasını gerektiren, çok pahalı ve önemli çevresel sorunlar yaratan yöntemlerdir. Kriz yönetiminde başvurulan bir diğer yol, bulut tohumlama ile yağmur bulutlarından meydana gelen yağışı arttırmaktır. Yüzyıllardır dünyanın kurak bölgelerinde içme-kullanma ve sulama suyu miktarının arttırılması amacı ile uygulanan bir diğer yöntem ise su hasadı yöntemidir. • Yeni Fiziksel Yatırımlar Yapmak Su rejimini düzenleyecek baraj ve gölet sayısı yeni yatırımlar ile arttırılmaya çalışılır. Ayrıca, yeni kuyular açılarak su kaynaklarının miktarı arttırılır. Suyu yerinde kullanmayıp, kaynağı zengin olan bölgeler veya havzalardan diğerlerine aktarımı da diğer bir seçenek olarak düşünülebilir. Ancak, belirtilen projelerin gerçekleşmesi için çok büyük yatırımlara gereksinim vardır. Bu tür yatırımlara ayrılan ödeneklerin son yıllarda oransal olarak azalma eğilimi göstermesi, söz konusu projelerin gerçekleşmesi için çok uzun yıllar beklemeyi gerektirmektedir. • Havzalararası ve Ülkelerarası Su Transferi Su sıkıntısı çekmeyen bir bölgeden su kısıtlılığı yaşayan diğer bir ülke veya havzaya büyük miktarda suyun büyük masraflarla taşınması, son zamanlarda su sıkıntısı içinde olan bölgelerin sorununu çözmede bir seçenek olarak karşımıza çıkmaktadır. Suyun Ortadoğu’ da bazı bölgelere taşınması da son 20 yıldır çok fazla tartışılan konular arasındadır. 1987 yılındaki barış suyu projesine göre önce Seyhan ve Ceyhan’dan daha sonra da Manavgat’tan Ortadoğu’ya su verilmesi için projeler üretilmiştir. Türkiye Manavgat’a 150 milyon dolarlık pompaj ve arıtma ünitelerini inşa etmiş durumdadır (Ariyorik, 2003). Ancak politik belirsizlik ve ekonomik nedenlerle proje henüz hayata geçirilmemiştir. Tatlı su kaynaklarından suyun borularla taşınmasının yanında, diğer önemli bir seçenek son yıllarda gerçekleştirilen suyun büyük balonlarla denizden taşınmasıdır. Bu yöntemde su, özellikle bu amaç için tasarlanmış esnek dev balonlarla kıyı bölgelerden deniz aracılığı ile suyu kıt olan bölgenin kıyısına kadar taşınabilmektedir. Bu dev balonların kapasitesi 100 bin m3 kadardır. Tatlı suyun yoğunluğu, deniz suyuna oranla daha az olduğundan su dolu balonlar deniz suyunda yüzebilmekte, suyun iletildiği yerde pompa ile boşaltılmaktadır. 1996 yılından bu yana 2000 m3 lük balonlar aracılığı ile su, Yunanistan’ın bir bölgesinden diğer bir bölgesine taşınmaktadır. Yöntemin uygulanabilirliği halen araştırma aşamasındadır (Alghariani, 2003; Konukçu, 2007). Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü, Derebucak Prof. Dr. Y. Muslu barajı, Gembos derivasyonu, Mavi, Zamantı ve Hışılayık tünelleri ile sulama amaçlı havzalararası su transferi; Melen ve Gerede sistemi, Gördes barajı gibi projelerle içme ve kullanma suyu teminine yönelik havzalararası su transferi projelerini gerçekleştirmektedir. Örneğin, Göksu nehrinden Bağbaşı barajı ve Mavi tünel aracılığı ile, su sıkıntısı çeken Konya kapalı havzasına yılda ortalama 414 milyon m3 su iletilecektir (Özlü, 2007). Havzalar veya ülkeler arası su transferinin en olumsuz yönü, su sıkıntısı çeken havza/ülkenin sorununu çözmek adına doğal hidrolojik dengenin bozulma riskidir. • Deniz ve Tuzlu Marjinal Suların Tuzsuzlaştırılması Deniz suyu yüksek oranda tuz içermektedir. Elektriksel iletkenlik değeri yaklaşık olarak 55 dS/m dir. Tuz konsantrasyonu azaltılmadan bitkiler ve hayvanlar tarafından kullanılamaz. Deniz suyunun veya yüksek tuzlu su kaynaklarının tuzsuzlaştırılması (desalinizasyonu) 50 yıldan daha uzun bir süredir gerçekleştirilmektedir. Bu yolla arıtılmış suyun %10’u Suudi Arabistan’dadır. Günümüzde 120’den fazla ülkede arıtma üniteleri aktif durumdadır. Dünyada günlük olarak 20 milyon m3 deniz suyu, 10 milyon m3 diğer tuzlu sular tuzsuzlaştırılmaktadır. Bu rakam yılda toplam 11 milyar m3 tuzlu suya karşılık gelmektedir. Deniz suyunun arıtılmasında damıtma ve ters ozmos yöntemi en yaygın kullanılan yöntemlerdendir (Semiat, 2000). Tuzsuzlaştırma teknikleri birbirleriyle karşılaştırıldığında damıtma üniteleri diğerlerine göre daha kaliteli su ürettiği için avantajlıdır. Damıtma yöntemiyle elde edilen suların tuz konsantrasyonları 5-50 mg/L (ppm) iken ters ozmos yöntemiyle elde edilen suların tuz konsantrasyonları 250-500 mg/L’dir. (Mohsen and Al-Joyyousi, 1999; Semiat, 2000). Bunlara Ek olarak ters ozmos ünitelerinde suyun bir ön temizlemeye tabi tutulması gerekmektedir. Ön temizleme iri partiküllerin ayrıştırılması veya membranda koagülasyona neden olabilecek maddelerin kimyasal yollarla uzaklaştırılmasını içermektedir. Ters ozmosun da damıtma tekniğine göre avantajları vardır. Suyun tuzsuzlaştırılması için ısıtılmasına gerek yoktur. Bu nedenle çevreye olan ısısal etki azdır. Öte yandan, ters ozmos ünitelerinde korozyonla ilgili daha az problem olmaktadır ve daha az enerjiye ihtiyaç duyulmaktadır. Ters ozmos ayrıca pestisit ve bakteri gibi istenmeyen kirleticileri de ayrıştırmaktadır. Basit bir damıtma ünitesinde, kaynama noktası suyunkinden daha düşük olan kimyasallar buharlaşarak yoğunlaşmakta ve damıtılmış su içerisine geçebilmektedir. Son olarak aynı miktar su üreten bir ünite için ters ozmos yöntemi damıtma yöntemine göre daha az yüzey alanına ihtiyaç duymaktadır (Konukcu ve ark. 2007). • Bulut Tohumlama Bulut tohumlama yönteminin doğru bir şekilde uygulanabilmesi için öncelikle uygun atmosferik ve topografik koşulların sağlanmış olması gerekir. Bulut tohumlama işleminde yoğunlaşma çekirdeği olarak kullanılan kimyasal maddelerin, bulut içindeki en uygun yere, zamanında ve doğru miktarda ulaştırılması gerekir. Günümüzde bulut tohumlama ile ilgili çözülmesi gereken birçok teknik sorun vardır. Bu sorunlar içerisinde en önemlisi, gümüş iyodür (AgI) gibi suni yoğunlaşma çekirdeklerinin, bulut içinde en uygun yere ulaştırılmasıdır. Yöntemin etkinliği değerlendirilirken, bulut tipi, sıcaklığı, nem içeriği ve damlacık büyüklüğünün dağılımı gibi faktörler göz önüne alınmalıdır. Doğru şartlar altında yapılan bulut tohumlama işlemi ile yağış miktarında %5–20 arasında bir artış sağlanmıştır (Anonymous, 2009). • Su Hasadı Yağış sularından maksimum fayda sağlayacak bir strateji geliştirmeyi amaçlayan su hasadı yöntemi, yağmur sularının ve yüzey akışa geçen suların toplanıp biriktirilmesi, bitkisel ve hayvansal üretim için gerekli olan suyun temini ile evsel tüketim için gerekli suyun sağlanması olarak tanımlanabilir. Dünyada su hasadı çok eski tarihlerden beri kullanılmaktadır (Anonymous, 1997; Herrman and Schmida, 1999; Valentin and Herbes, 1999; Scott and Silva-Ochoa, 2001; Jaber and Mohsen, 2001; Anonymous, 2001; Li et al. 2004). Ürdün’ün Muvvagar bölgesinde 15 yıl boyunca su hasadı yöntemlerinden biri olan mikro havza su hasadı ile hiç sulama yapılmaksızın badem ağacı yetiştirilmiştir. Yetonga’lı çiftçiler taştan örülmüş setler sayesinde yağmur sularının araziden akıp gitmesi yerine, araziye yayılarak toprağa sızması ile ilk yıldan itibaren verimin %30–60 oranında arttığını gözlemlemişlerdir (Reij, 1991). Öte yandan su hasadı sistemlerinin planlanmasına yönelik araştırmalar da yapılmaktadır (Sur et al.1999; Ojasvi et al. 1999; Panigrahi et al. 2001). Yöntemin temel amacı; yeraltı ve yerüstü su kaynaklarının yetersiz kaldığı veya geliştirilmesinin ekonomik olmadığı alanlarda güvenilir bir su temini sağlamaktır. Su hasadı yönteminde, yüzey akış ya da su toplama alanları olan çatı, avlu, cadde ve meydanlar, küçük toprak yüzeyler, eğimli alanlar ve mevsimlik akışları besleyen büyük havzalarda çalışılır. Su depolama ortamı ise yeraltında depolama ve toprak yüzeyinde depolama olarak ikiye ayrılır. Yeraltında depolamada toprak, sediment ve sarnıç kullanılırken, toprak yüzeyinde depolama ortamı olarak tank, rezervuar ve havuzlar kullanılmaktadır. Risk (Proaktif) Yönetimi Risk yönetimi; öncelikle uzun dönemli kuraklığa hazırlık politikaları ile eylem planlarının hazırlanması, kuraklık izleme merkezleri ve ağlarının kurulması, talep yönetimi ile suyun etkin ve akılcı kullanımını sağlayacak yöntemlerin uygulanmasını kapsar. Kuraklık yönetim planı, olası kuraklık riskleri ile karşılaşıldığında yaşanacak olan olumsuz etkiler ile su kısıntısının minimum düzeyde tutulmasına ve mümkün olan en kısa sürede kuraklık sorununun çözümüne yönelik olarak oluşturulmuş uygulamalı yönetimsel bir plandır. Söz konusu plan, zarar azaltmayı ve hazırlığı ön plana çıkarır, kurum ve kuruluşlar arasındaki koordinasyonu geliştirir, erken uyarı ve bütünleşik izleme ile erken uyarıyı kuvvetlendirir ve tüm paydaşların katılımını sağlar. Öte yandan, kuraklık ile mücadele planları, kuraklık şartlarının oluşup oluşmadığını saptamak, kuraklığın ne kadar sürdüğü ve hangi aşamalarda hangi önlemlerin alınması gerektiğini belirleyebilmek için objektif standartlar ortaya koyar. Bu planlar, genellikle Kuraklık Gözetlemesi, Kuraklık Uyarısı ve Kuraklık Alarmı gibi üç aşamadan oluşur (Kadıoğlu, 2008).
İklim değişimi ve kuraklık sonucunda ortaya çıkan su kıtlığında alınabilecek en önemli önlemler, su kaynaklarının etkin ve akılcı kullanımını amaçlayan ve talep yönetimi başlığı altında toplanan yöntemlerdir. Talep yönetimi, su tasarrufu ve su kullanım randımanlarının yükseltilmesi amacıyla yapılan uygulamaları içermektedir. Su tasarrufuna yönelik uygulamalar genellikle kentsel içme kullanma suyu sistemlerinde etkin sonuç verir. Su kullanım randımanlarını yükseltme uygulamaları, birim sudan elde edilen ürünü arttırmayı amaçlar, tarım ve endüstri sektörlerinde daha olumlu sonuçlar sağlar. Talep yönetimi çoğu yeni kavramlar olan aşağıdaki önlemleri içine alır. • Entegre Su Kaynakları-Havza- Yönetimi Entegre su kaynakları-havza- yönetimi; kentsel, endüstriyel, tarımsal kullanım yanında ekolojik dengelerin gözetildiği akılcı ve sürdürülebilir planlama ve karar alma süreçleridir. Bu süreç içerisinde, mevcut ve planlanmış su kaynakları projelerinin uzun vadeli olarak yönlendirilmesi ve değerlendirilmesi, mevcut su kaynaklarının verimli işletilmesi ve rehabilitasyonu, suyun meydana getireceği zararlardan korunma konularına yönelik etkinlikler yer almaktadır. Su kaynakları yönetimi bir entegrasyonu gerektirir. Entegre yönetim de ise sektörel koordinasyon, çevresel devamlılık, kurumsal düzenlemeler, halk katılımı, finansman öğeleri birlikte değerlendirilmektedir. Böylece entegre yönetim ile su kaynaklarının ülkedeki sosyal ve ekonomik kalkınma etkinlikleri bütünlüğünden ayrılmadan koordineli bir şekilde yönetilmesinin amaçlandığı anlaşılmaktadır (Önder ve ark. 2005). • Optimum Sulama Programlarının Uygulanması Tarımsal amaçlı kullanılan suların daha etkin kullanılabilmesi için sulamaların bir programa dayalı olarak yapılması gerekmektedir. Ülkemizde mevcut koşullarda sulamalar programsız ve kontrolsüz yapılmaktadır. Dolayısıyla, sulama birlik veya kooperatiflerinin gerçek işletim programları uygulayarak su dağıtımı yapması ile su daha etkin kullanılabilecektir Ayrıca, her ilçeye meteoroloji istasyonu kurulmalı, bu bağlamda her işletme kendi meteorolojik verilerini kullanarak, sulama suyu gereksinimleri hesaplamalı ve sulama zaman planlamasına yönelmelidir. Öte yandan, mevcut teknolojik bilgilerin ışığı altında, suyun daha etkin kullanımı ile randımanları yükselterek, insan yaşamında önemli bir değişiklik
Meydana getirmeksizin, su kullanımı tarımda %10–15, endüstride %40–60, kentsel su dağıtım sistemlerinde %30 oranında azaltılabilir (Önder ve ark. 2005). • Su Dağıtım Sistemlerinin Modernizasyonu ve Tarımda Etkin Su Kullanımı Tüm sektörlerde su kayıplarını azaltmak ve özellikle yer altı sularının yasal ve kontrollü kullanımını sağlamak etkin su kullanımının temel ilkesidir. Bu amaçla, sulama ve kentsel su dağıtım sistemlerinin modernize edilmesi ve su kayıplarını en düşük düzeyde tutacak su dağıtım programlarının uygulanması gereklidir. Su kaynaklarının en büyük bölümü sulama amacıyla tarımda kullanılmaktadır. Ülkemizde tüm su tüketimi içinde sulamanın payı %73’tür. Türkiye tarımında sulama, tarımsal üretimin en önemli girdisini oluşturur. Ülke genelinde sulanan alanların %92’sinde yüzey sulama, %8’inde basınçlı sulama yöntemleri kullanılmaktadır (DSİ, 2010). Yüzey sulama yöntemlerinde tarla su uygulama randımanı %60 civarında olup, şebekedeki sızma, buharlaşma ve işletme kayıpları da ilave edilirse randıman yaklaşık %50 olmakta, bitkiye ihtiyacı olan 1 m3 suyu verebilmek için 2 m3 su kullanılmaktadır (Kanber ve ark. 2005). Yüzey sulama yöntemleri yerine yağmurlama ve damla sulama yöntemlerinin kullanılması durumunda randıman sırasıyla, %80 ve %90’a çıkabilmektedir. Bu durum %20 ile %30’luk su tasarrufu demektir (Aküzüm ve ark. 2010). Bu nedenle, suyun etkin kullanıldığı basınçlı sulama yöntemleri gibi sulama teknolojilerinin yaygınlaştırılması, büyük oranda su tasarrufu sağlamaları nedeniyle talep yönetiminin ve dolayısıyla kuraklık yönetim stratejilerinin en önemlilerinden birisini oluşturur. Ancak, tarımda yeni sulama teknolojilerinin kullanımı ile her zaman amaçlanan başarıya ulaşılamamaktadır. Yeni sulama teknolojileri tasarım ve işletim aşamalarında daha fazla bilgi gerektirirler. Basınçlı sulama sistemlerinden optimum yararın sağlanabilmesi ve sistemlerin sürdürülebilirliği için, teknoloji kullanımında kapasite geliştirme çalışmalarının yapılması zorunludur. Talep yönetiminde az su tüketen bitkilere öncelik vermek; bu amaçla, iklim koşulları ve bölgesel özellikler göz önüne alınarak daha az su kullanımı ile yetiştirilen bitkilerin tarımsal destekleme ve sübvansiyon programlarına alınması önemli bir önlem olarak ele alınabilir. • Marjinal Nitelikli Suların Kullanımı Marjinal nitelikli suları, atık sular, drenaj ve tuzlu veya sodyumlu yeraltı suları olarak sınıflandırmak mümkündür. Arıtılmış atık suların sulamada yeniden Küresel iklim değişimi, Türkiye’nin de içinde bulunduğu iklim kuşağında daha sıcak ve kurak koşulların ortaya çıkmasına yol açacaktır. Yeni iklim koşullarına adaptasyon, gelecek on yıllarda daha büyük önem kazanacaktır. Sulama, iklimsel farklılık ve değişimlerde birincil önemde uyum mekanizması oluşturmaktadır. Bu nedenle, yeni sulama altyapı yatırımlarının büyük bir hızla artması, yeni yatırımların suyun daha etkin dağıtıldığı ve kayıpların en az düzeyde olduğu düşük ve yüksek basınçlı borulu su dağıtım şebekelerine yapılması beklenmelidir. Mevcut açık kanallı sulama şebekelerinin, rehabilitasyon süreçlerinde olanaklar ölçüsünde borulu şebekelere dönüştürülmesi hızlandırılmalıdır. Borulu su dağıtım sistemleri yanında, su tasarrufu sağlayan damla ve yağmurlama sulama sistemlerinin yaygınlaştırılması ile sulamada otomasyon uygulanabilmektedir. Sulamada otomasyon %10’a kadar ek su tasarrufu sağlamaktadır. Suyun yetersiz olduğu koşullarda, tarımsal sulamada daha etkin su kullanımına yönelik inovatif yaklaşımların uygulamaya aktarılması gerekmektedir. Halen suyun kısıtlı olduğu gelişmiş ülkelerde kullanılan sulama programlama model ve ekipmanları ile her sulamada verilecek su miktarı ve sulama zamanlarının optimize edilmesi mümkündür. Ayrıca halen araştırma aşamasında olan kontrollü kısıntılı ve yarı ıslatmalı sulama, bitkilerin daha etkin su tüketimini teşvik eden inovatif yaklaşımlardır. Tarımda bitki çeşitliliği ile riskleri azaltma, tarım sigortacılığı ve diğer finansal önlemler yeni koşullarda önemle üzerinde durulması gereken diğer adaptasyon mekanizmalarıdır. İnovatif gen teknolojisinin, sıcaklığa ve kuraklığa dayanıklı bitki çeşitlerinin geliştirilmesini sağlayarak adaptasyonda çok önemli bir role sahip olması beklenmektedir. Gen teknolojisi çalışmaları ile %60-70 oranında daha az su tüketen çeşitlerin geliştirilmesi mümkün görülmektedir. Çalışmalar özellikle mısır ve çeltik bitkisinde yoğunlaşmaktadır.

