Zaman tuhaflaştı.
Artık kimse karşındakini anlamak istemiyor, sadece kendi sesinin yankısını duymak istiyor.
Bir tartışmada değiliz sanki; bir benlik gösterisindeyiz.
Herkesin bir doğrusu, herkesin bir hikâyesi, herkesin bir “haklılık” nedeni var.
Ve bu kalabalıkta, gerçek haksızlık sessizliğe gömülüyor.
Bir zamanlar anlaşılmak, insanın en temel arzularından biriydi.
Şimdi anlaşılmak değil, haklı çıkmak istiyoruz.
İnsan, bir duvar gibi yükseliyor kendi fikrinin arkasında.
Dinlemek zayıflık, empati göstermek teslimiyet sayılıyor.
Halbuki anlamak, katılmak değildir.
Anlamak, insana en yakışan olgunluktur.
Toplum olarak bir “empati yorgunluğu” içindeyiz.
Görmezden geliyoruz, çünkü görmek yoruyor bizi.
Bir annenin sustuğunda içinden geçenleri, bir çocuğun öfkesinde gizlenen kırgınlığı, bir yaşlının sessizliğinde biriken yalnızlığı fark etmiyoruz artık.
Çünkü anlamak, sorumluluk yükler insana.
Ve biz artık sorumluluk değil, konfor arıyoruz.
Sosyal medya, bu krizin aynası gibi.
Her cümle bir iddia, her kelime bir hüküm.
Oysa kimse birbirine soru sormuyor; herkes kendi cevabını bağırıyor.
Düşünmek yerine savunuyoruz, duymak yerine konuşuyoruz.
Empati, bu gürültüde kayboluyor.
“Herkes haklıysa kim haksız?” diye soruyoruz ya…
Belki de yanlış yerde arıyoruz cevabı.
Kim haklı, kim haksızdan önce; kim dinliyor, kim anlamaya çalışıyor demeliyiz.
Çünkü haksızlık, bazen bir söz değil, bir sessizliktir.
Birini anlamayı reddetmek, ona görünmez muamelesi yapmak…
İşte orada başlar gerçek adaletsizlik.
Empati, insanın kalbinde açılan küçük bir pencere gibidir.
Kapatırsan kendi karanlığında boğulursun.
Açarsan, içeri biraz ışık girer — hem başkası aydınlanır, hem sen.
O yüzden belki de artık haklı olma çabasını bırakmalı, anlamaya cesaret etmeliyiz.
Çünkü anlamak, her çağda en asil direniştir.
Ve belki de gerçek haksızlık, haklı olmaya bu kadar heves etmekte başlıyordur.
Sevgiyle kalın…

