Semih YILDIZ

KÖPRÜ

service
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Gün, çoğu zaman bir selamla başlar. “Günaydın” deriz, güneşin doğuşuna değil belki ama birbirimize hâlâ insan olduğumuzu hatırlatmak ister gibi. Ardından “iyi günler”, “iyi akşamlar”, “iyi geceler”… Kelimeler, bir ritüelin parçaları hâline gelir. Fakat bu ritüelin içinde asıl mesele, sözcüklerin kendisinden çok, onların taşıdığı niyettir. Samimiyet, dilin değil kalbin işidir; ama ne yazık ki çoğu zaman dilde kalır, kalbe uğramadan geçip gider.

İnsanın en büyük icadı belki de konuşmaktır. Çünkü konuşarak yalnızlığını deler, anlaşılmanın kıyısına yanaşır. Ama aynı insan, en büyük yanılgısını da burada yaşar: Her konuşmanın bir iletişim olduğunu sanır. Oysa bazı sözler, sadece boşlukta yankılanan birer sestir. Ekranlardan taşan cümleler gibi… Kamuoyu dediğimiz o görünmez sahne, çoğu zaman hakikatin değil, algının dekorudur. Bir makine gibi işler; parlatır, büyütür, eğip büker. Ve biz, farkında olmadan o makinenin dişlileri arasında düşüncelerimizi kaybederiz.

Televizyon ekranlarında kendini “akil” zanneden yüzler belirir. Her konuda konuşan, her şeyi bildiğini iddia eden bu sesler, çoğu zaman hayatın kıyısından bile geçmemiştir. Oysa yaşamadan anlatmak, kokusunu bilmeden bir çiçeği tarif etmeye benzer. Kelimeler vardır, evet; ama ruh yoktur. Deneyim, bilginin omurgasıdır. Onsuz bilgi, ayakta duramaz; ilk rüzgârda devrilir.

Bir şehri hiç görmeden anlatmaya çalışan bir yazar düşünün. Haritaya bakarak sokakları çizebilir, fotoğraflardan renkleri tahmin edebilir. Ama o şehrin sabah kokusunu, akşam serinliğini, insanların bakışındaki hikâyeyi bilemez. Çünkü bazı şeyler ancak yaşanır; anlatılmaz, hissedilir. İşte insan da böyledir. Yaşamadığı duygularla derinlik kuramaz.

Bu yüzeysellik, insanı yavaş yavaş yalnızlaştırır. Çünkü gerçek bağlar, sahici deneyimlerle kurulur. Yapaylık arttıkça, insan kendine bile yabancılaşır. Kalabalıkların içinde sessizleşir, ekranların ışığında karanlıkta kalır. Ve en tehlikelisi, bunu fark etmemeye başlar.

Oysa çözüm, sandığımızdan daha basittir: Sormak. Gerçekten sormak. Sadece cevap almak için değil, anlamak için… Sorgulamak, zihnin kapılarını açan bir anahtardır. Soru sormayan bir toplum, hazır cevapların esiri olur. Dogmaların gölgesinde büyür, ama asla gelişemez.

Bilgelik dediğimiz şey, bir bilgi yığını değildir. O, bilginin süzülmüş hâlidir. Deneyimle yoğrulmuş, değerlerle şekillenmiş, ahlakla yön bulmuş bir anlayıştır. Bir nehir gibi düşünün: Kaynağı bilgidir, yatağı deneyim, yönü ise vicdan. Bu üçü birleştiğinde, hayatı besleyen bir akış ortaya çıkar.

Ve belki de en önemlisi: Hayatımızdan iyi gelmeyenleri çıkarabilme cesareti. Bu, bazen bir düşünce olur, bazen bir alışkanlık, bazen de bir insan. Çünkü her yük, taşınmak zorunda değildir. İnsan hafifledikçe derinleşir. Derinleştikçe de kendine yaklaşır.

Yalnızlaşmamak için kalabalığa değil, sahiciliğe ihtiyacımız var. Yabancılaşmamak için ise başkalarına değil, önce kendimize dönmemiz gerekiyor. Bir selamı gerçekten hissederek vermekle başlayabilir her şey. Belki o zaman, kelimeler sadece birer ses olmaktan çıkar; bir köprüye dönüşür.

Ve o köprüden geçerken, gerçekten karşılaşırız: Hem birbirimizle hem de kendimizle.

Hepimiz köprüden geçen birer yolcuyuz…

Semih YILDIZ satırlarının burada sona erdiğini söyler, her nerede, kim veya kimler için neler düşünüyorsanız, iki katının sizlerin olmasını temenni eder.

KÖPRÜ
Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

hurfikir.com.tr Güncel bilgi ve dökümanlar, haber, resim galerisi, bilgi bankası sosyal portal ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!