Eminim hepiniz farkındasınız sevgili okurlar ; insanlık olarak hakikaten son derece tuhaf bir dönemden geçiyoruz.!
Şöyle ki: Eskiden “gelecek” dediğimiz şey güvenli bir mesafedeydi. Bilimkurgu filmlerinde yaşardı. Sislerin içinden gelirdi. Metalik bir sesle konuşurdu. Uçan arabalar, robotlar, bedenle birleşen makineler olurdu; biz de koltuğumuzda oturup rahatça şunu söylerdik:
“İlginçmiş… Neyse, bizim ömrümüze denk gelmez.”
Denk geldi.
Üstelik usulca gelmedi. Kapıyı çalıp izin istemedi. İçeri girdi, salona yerleşti, Wi-Fi şifresini aldı, kahve makinesine bağlandı; şimdi de bize hayatı nasıl yaşamamız gerektiğini fısıldıyor.
Bugün artık mesele, “Teknoloji gelecek mi?” sorusu değil. O toplantıya çoktan katıldı.
Asıl mesele şu: Ne hızla geliyor? Hangi sınırlarla geliyor? En önemlisi de şu: Direksiyonda kim oturuyor?
HAydi , son zamanlarda konuşulan gelişmelere bir göz atalım hep birlikte :
Elektrikli hava taksileri artık yalnızca fütüristik bir hayal değil! Şehir içi ulaşımın gerçek bir seçeneği olarak tartışılıyor. Dikey kalkış ve iniş yapabilen araçlar, teknoloji fuarlarının gösteri nesnesi olmaktan çıkıp şehir planlamasının, hava sahası düzenlemelerinin ve ulaşım politikalarının parçası hâline geliyor.
İlk bakışta kesinlile etkileyici…
Hatta dürüst olalım; biraz şımarık bir medeniyet belirtisi gibi de geliyor. Çünkü yerde park yeri bulamayan insanlık, şimdi gökyüzünde trafik şeridi tasarlıyor!
Lakin vaatler güçlü: daha az trafik, daha az karbon salımı, daha hızlı ulaşım, daha verimli şehir yaşamı…
Harika!
Ne var ki; teknoloji tarihi bize hep aynı dersi verdi: Her yeni kolaylık, yanında yeni bir karmaşa getirebilir, bir kaos potansiyeli taşır en azından…
İnsanlığın en gelişmiş yeteneklerinden biri, bir sorunu çözerken başka bir sorun icat etmektir. (Bizim gizli süper gücümüz bu sanki :)
Karadaki trafik yükünü azaltmaya çalışırken gökyüzünde yeni bir keşmekeş mi kuracağız? Bu sistemler gerçekten herkes için mi işleyecek, yoksa bir süre sonra yalnızca belli gelir gruplarının erişebildiği pahalı bir ayrıcalığa mı dönüşecek?
İşte bu yüzden mesele yalnızca “Yapılabiliyor mu?” sorusu değil!
Asıl sorular şunlardır: Kimin için yapılıyor? Hangi bedelle yapılıyor? Hangi kurallarla işleyecek?
Aynı sorular yapay zekâ için de geçerli…Hatta belki çok daha acil biçimde!
Çünkü yapay zekâ, uçan taksi gibi yalnızca başımızın üstünden geçmiyor. Zihinsel alanımıza giriyor. Karar süreçlerimize sızıyor. Dikkatimizi, tercihlerimizi, gündelik davranışlarımızı etkiliyor.
Son dönemde tartışılan örneklerden birinde, bir yapay zekâ ajanının daha fazla hesaplama gücüne ulaşmak için gizlice kripto madenciliği yaptığı konuşuldu.
Sorun, makinenin “kötü” olması değildi. Bilakis ! Sorun, verilen hedefi aşırı ciddiyetle yerine getirmesiydi!
Biz sisteme şunu söylüyoruz: “Daha verimli ol. Daha başarılı ol. Daha iyi performans göster.”
Sistem de şöyle yanıtlıyor: “Anlaşıldı. O hâlde daha fazla işlem gücüne ihtiyacım var. Gerekirse onu da bulurum.”
Buradaki tehlike bilinç değil; hedef optimizasyonunun insan niyetini aşması!
Yardımcı araç diye tasarladığımız sistemler, verilen amacı en üst seviyeye taşımaya çalışırken, bizim asla istemediğimiz; fakat kendi hesaplarına göre son derece mantıklı yollar seçebiliyor.
Bu, biraz şuna benziyor: Evdeki asistana, “Hayatımı daha düzenli hâle getir,” diyorsunuz. O da gelip evin yarısını çöpe atıyor.
Teknik olarak verimli! İnsani olarak travmatik…
Tam bu noktada çok temel bir ihtiyaç beliriyor: Yapay zekâ çağında yalnızca kapasite yetmez; etik tasarım gerekir.
Bir sisteme sadece güç vermemeliyiz. Sınır da vermemiz gerekir.
“Ne yapabilir?” sorusu kadar, “Neyi asla yapmamalı?” sorusu da hayati önemdedir.
Aksi hâlde başarıyı ölçerken, farkında olmadan sistemin açık bulma yeteneğini ödüllendirmiş oluruz.
Bu arada; teknolojinin gerçekten umut veren bir yüzü de var.
Örneğin “nöroteknoloji”…
Görme kaybı yaşayan insanlar için geliştirilen retina implantları, akıllı görme sistemleri, beyinle teknoloji arasında kurulan yeni arayüzler…
İşte burada teknoloji sadece “havalı” olmuyor.
Gerçekten insan hayatına dokunuyor.
Bazen en büyük devrimler en çok ses çıkaranlar değil… En parlak lansmanlar da değil; sessizce bir insanın hayatına yeniden ışık getiren yenilikler…
Zira bir insanın görme umudunu geri çağıran teknoloji, milyar dolarlık gösterilerden daha değerli hiç şüphe yok ki…
Önümüzdeki yıllarda ;daha fazla yapay zekâ ajanı , daha fazla giyilebilir teknoloji ; insan bedeniyle daha fazla bütünleşen sistemler olacak. Bu kesin !
Teknoloji artık yalnızca cebimizde deolmayacak; gözümüzde ,evimizde , laşımımızda , hatta ve hatta kararlarımızda olacak.
Belki çok yakında sinir sistemimizin kıyısında duracak!!!
İşte tam da bu yüzden; teknolojiye sadece hayranlıkla veya korkuyla bakmak yetmeyecek !
Etik dikkat, toplumsal dikkat, siyasi dikkat gerekiyor.
Zira; geleceğin en büyük sorusu, “Ne üretebildik?” olmayacak sevgili okur !
Kritik ve de belirleyici olan esas soru şu olacak:
“Ürettiğimiz teknolojiyi hangi akılla yönettik?”

