Bazı insanların kaderi hafta sonuna yazılmaz.
Takvim yaprakları herkes için “dinlenme” diye fısıldarken, bizim için “yola çık” der. Gazetecilik biraz böyledir; bayramı yoktur, tatili yoktur, uykuyla yapılmış bir anlaşması yoktur. Haber beklemez. Vicdan da beklemez.
Geçtiğimiz cumartesi yine yollardaydım. Babaeski’ye doğru uzanan asfalt, sanki her zamanki gibi sessizdi ama dünyanın iç gürültüsü insanın kulağından eksik olmuyor. Savaşın başlaması, ilk bombaların bir okula düşmesi ve çocukların hayatını kaybetmesi…
Bu haberleri yazmak, insanın kalemine kurşun ağırlığı bağlamak gibi. Klavyeye her dokunuşta içim biraz daha ağırlaştı. Motivasyon dediğimiz şey bazen bir çocuğun çantasının altında kalabiliyor.
Yaklaşık yedi saatlik bir mesainin ardından Lüleburgaz’a döndüğümde, gün omuzlarıma çökmüştü. Akşam yemeği derken fark etmeden uykuya yenik düştüm. Oysa saat 20.30’da bir etkinlik için söz vermiştim. Gözümü açtığımda saat 21.00’di. Zaman, bana küçük bir sitem bırakmıştı. Hızla toparlandım, hatamı telafi etmek için mesaj attım ve etkinliğin yapıldığı kafeye doğru yola çıktım.
İyi ki gitmişim.
Bazen bir kapıyı aralamak, insanın içindeki karanlığı da aralar. 1995’ten bu yana görmeyi arzuladığım sanat ve edebiyat dostlarının bir arada olduğu o ortam, gün boyu içimde biriken pası sildi. Meğer yorgunluğun da panzehiri varmış; adı kitapmış, adı sohbetmiş, adı samimiyetmiş.
Yeni başlatılan oluşumun adı “Same Book Club.” Ayda bir kez toplanacak bir serbest okuma kulübü… Ama bana sorarsanız bu sadece bir okuma kulübü değil; bu, kalabalıklar içinde yalnızlaşan ruhların birbirini bulma hâli. Gürültülü bir çağda, sessizliğin etrafında toplanma cesareti.
Uyku sersemi, davetsiz bir misafir gibi bir köşeye iliştim önce. Dinledim. Anlamaya çalıştım. Kelimelerin birbirine nasıl omuz verdiğini, cümlelerin nasıl köprü kurduğunu izledim. Kendini sanata ve edebiyata adamış insanların yüzünde, dünyanın bütün çirkinliğine rağmen sönmeyen bir ışık vardı. Bu ışık ne projektör ışığıydı ne de vitrin parıltısı. Bu, insanın içinden gelen bir aydınlıktı.
Belki geç kaldım diye düşündüm. Belki yıllardır aradığım masanın sandalyelerinden biri hep boştu ve ben fark etmemiştim. Ama hayat bazen tevafuklarla örülür. İnsan bazı kapılara tam da hazır olduğunda varır.
Telefonlarımızı çıkardık. Henüz beni çok tanımıyorlardı ama “Hoş geldin” dediler. Bu iki kelime, bazen insanın içindeki bütün yabancılığı alır götürür. O an şunu düşündüm: Dünya hâlâ güzel insanlarla dönüyor. Savaşın gölgesi ne kadar büyük olursa olsun, bir masa etrafında toplanan kitaplar o gölgeyi inceltebiliyor.
Beni o akşam o ortama taşıyan Serhat Paksoy’a ve bu mesleğe teşekkür ediyorum. Çünkü gazetecilik sadece acıyı yazmak değildir; bazen iyiliğe şahitlik etmektir. Bu sanat ve edebiyat dostlarını bir araya getiren Melisa Özbek Kor’a ve Yazar-Eğitimci Dr. Sibel Çelikel’e de gönülden teşekkür ediyorum. Bir masa kurdular; o masada kelimeler ekmek gibi bölündü, umut su gibi dağıtıldı.
Yoğun çalışma tempomda bu ritme ne kadar ayak uydurabilirim bilmiyorum. Ama şunu biliyorum: İnsan, ruhunu beslemediği bir dünyada uzun süre ayakta kalamaz. Biz haberi yetiştiririz, evet. Ama bazen de kitaplar bizi hayata yetiştirir.
Hafta sonları bana pek kısmet olmaz belki. Ama o akşam anladım ki bazı geceler, bütün yorgunlukların bedelini öder. Dünya, güzel insanlarla ve sanatla gerçekten daha güzel. Ve bazen en karanlık günün ardından, bir kafenin köşesinde, bir kitabın sayfasında ışık yanar.
Semih YILDIZ satırlarının burada sona erdiğini söyler, her nerede, kim veya kimler için neler düşünüyorsanız iki katının sizlerin olmasını temenni eder.

