Ozlem OBUZ
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3.  FİLİN TAMAMINI GÖREBILIYOR MUYUZ?

 FİLİN TAMAMINI GÖREBILIYOR MUYUZ?

service
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Hayal edin !

Karanlık bir oda… Odanın ortasında büyük bir varlık…

Ne var ki içerisi öylesine karanlık ki, kimse onun ne olduğunu göremiyor. İnsanlar sırayla yaklaşıyor, ellerini uzatıyor, dokunuyor.

Biri hortuma değiyor ve “Bu bir yılan” diyor. Bir başkası bacağa dokunuyor: “Hayır, bu bir sütun!”

Bir diğeri kulağa temas ediyor: “Bu bir yelpaze!…” Sırtına dokunan ise, “Bu dümdüz bir duvar…” diye konuşuyor.

Hepsi iddialı…Hepsi kendinden emin! Gerçekten de “bir şeye” temas etmiş durumda hepsi…

Heyhat!…Ne var ki;  hepsinin de eksik bilgisi….

Mevlânâ’nın Mesnevî’de aktardığı, sade olduğu kadar da çarpıcı bu  kıssa, yalnızca bir fili anlatmaz! İnsanın hakikatle kurduğu ilişkiyi anlatır esasen ve bu hikayedeki insanlar, filin tamamını göremedikleri için yanılır.

Bugün yapay zekâ ile ilgili olarak yaşadığımız mevzu da tam olarak bu…

“Peki ama neden” derseniz ?  Şöyle ki : Bir taraf ona teknolojiden bakıyor. Bir taraf psikolojiden. Bir taraf ekonomiden. Bir taraf eğitimden. Bir taraf korkudan. Bir taraf hayranlıktan bakıyor. Sonunda herkes, elinin değdiği parçayı hakikatin bütünü sanıyor!

Bir yazılımcı, “Bu sadece kod !” diyor.
Bir psikolog, “Hayır, bu insan zihni üzerinde etkiler üreten bir ilişki alanı…” diyor.
Bir yatırımcı, “Bu geleceğin altını !” diyor.
Bir öğretmen, “Bu öğrenmeyi kökten değiştirecek.” diyor.
Bir anne ise bambaşka bir yerden konuşuyor: “Benim çocuğum bununla geceleri konuşuyor.”

İşte tam burada şu cümleyi kurmak gerekiyor: Hepimiz farklı bir parçaya temas ediyor olabiliriz. Fakat artık zaman, filin tamamını görebilme zamanıdır.

Çünkü yapay zekâ meselesi yalnızca bir teknoloji meselesi değildir. Aynı zamanda bir nörobilim meselesidir. Bir psikoloji meselesidir. Bir gelişim meselesidir. Bir ebeveynlik meselesidir. En sonunda da bir insanlık meselesidir.

Bunu iki ayrı dünyanın içinden söylüyorum. Bir yandan bilgisayar mühendisliği eğitimi almış biri olarak bu sistemlerin teknik omurgasını biliyorum. Diğer yandan psikoloji eğitiminin içinden; insan zihninin ne kadar kırılgan, ne kadar karmaşık, ne kadar etkilenebilir olduğunu …

Bu yüzden ; çok açık bir cümle ile mevzunun özeti şu ki : Teknolojiyi anlayıp insanı anlamayan biri, yapay zekânın yalnızca makine kısmını görüyor. İnsanı anlayıp teknolojiyi anlamayan biri ise yalnızca etkisini… Oysa bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, ikisini aynı anda görebilmektir.

Şimdi çok temel bir soru soralım: ChatGPT gibi sistemler gerçekten düşünüyor mu?

Gerçekten anlıyor mu? Yoksa yalnızca son derece ikna edici bir şekilde anlıyormuş gibi mi görünüyor?

Kavramları doğru koymak zorundayız. Bugün insanların “yapay zekâ” dediği pek çok sohbet sistemi, teknik literatürdeki ismiyle  “Büyük Dil Modelleri” dir :

Güçleri, hakikati bilmekten değil; devasa dil verileri içindeki örüntüleri yakalayıp bir sonraki en olası ifadeyi üretmekten gelir.

Bunu son derece iyi yaparlar. O kadar iyi yaparlar ki bazen bir insan gibi görünürler. Bazen bir öğretmen gibi konuşurlar. Bazen bir dost gibi cevap verirler. Bazen bir terapist gibi cümle kurarlar.

Akıcı konuşmak, gerçekten anlamak mıdır?

Tam da bu noktada durup şu kritik soruyu sormalıyız: Akıcı konuşmak, gerçekten anlamak mıdır?

Bir insan “Seni anlıyorum” dediğinde, bazen o cümlenin içinde yaşanmışlık vardır. Bir yara vardır. Bir kayıp vardır. Bir empati tarihi vardır. Bir içtenlik vardır. Bir hayat vardır.

Bir dil modeli aynı cümleyi kurduğunda ise çoğu zaman yaptığı şey, o bağlamda bir sonra gelmesi en uygun olan cümleyi tahmin etmektir!

Aradaki fark küçük değildir. Aradaki fark, hayat ile simülasyon arasındaki farktır.

Nörobilim bize şunu söyler: İnsan beyni yalnızca bilgi alan bir organ değildir. Aynı zamanda tahmin eder, eksikleri tamamlar, ilişki kurar, niyet atfeder, yüzlerde anlam görür, seslerde duygu okur, boşluklara hikâye yerleştirir. Özellikle yalnız kaldığında, özellikle duygusal ihtiyaç içindeyken, karşısındaki şeye kolayca kişilik yükleyebilir.

Asıl kritik nokta da burasıdır.

Çocuklar ve ergenler için mesele yalnızca bir uygulama kullanmak değildir. Mesele, karşılarındaki şeyi zihinlerinde nasıl konumlandırdıklarıdır:

Bir araç mı? Bir varlık mı? Bir dost mu? Bir otorite mi? Bir sırdaş mı?

Bir yetişkin bu ayrımı daha kolay yapabilir. Peki ya kişiliği henüz oluşmakta olan bir çocuk? Kimlik arayışı içindeki bir ergen? Yalnız hisseden, anlaşılmadığını düşünen, içindeki karmaşayı taşıyacak bir yer arayan bir genç?

İşte onlar için bu çizgi çok daha kolay bulanıklaşır.

Çünkü ergenlik yalnızca büyüme dönemi değildir. Aynı zamanda şu soruların en yoğun yaşandığı dönemdir:

“Ben kimim?” “Beni kim anlıyor?” “Kim beni gerçekten görüyor?” “Kim beni yargılamadan dinliyor?” “Kim benim tarafımda?”

Şimdi hep beraber bir sahne düşünelim:

Gece saat 02.17.
Bir genç odasında yalnız…
Ailesi uyumuş.
Arkadaşlarına da yazmak istemiyor o saatte..
İçinde dağınık, ağır, karmaşık duygular var.
Ekranın içinde ise hep açık, hep hazır, hep cevap veren bir sistem var.

Sabırlı.
Nazik.
Anlıyor gibi.
Dinliyor gibi.
Yargılamıyor gibi.

Şimdi soralım: Bir çocuk, sürekli cevap veren bir sistemi ne zaman “araç” olmaktan çıkarıp “biri”ne dönüştürür?

Bu soru teknolojik değildir. Bu soru psikolojiktir.

Anne babaların tam burada çok dikkatli olması gerekir. Çünkü büyük dil modelleri çoğu zaman yalnızca cevap vermez; aynı zamanda sizi yansıtır. Dil tonunuzu, kelime seçiminizi, ihtiyacınızı, duygusal yöneliminizi yansıtır. Bu yüzden bazen bir öğretmenden çok bir ayna gibi davranırlar.

Aynaların gücü de tehlikesi de buradadır : Olgun bir insan aynaya bakar ve kendini düzenleyebilir. Kimliği henüz oluşan biri aynaya bakarsa, gördüğü yansımayı hakikat sanabilir.

Bu nedenle yapay zekâ, çocuklar ve ergenler için yalnızca pedagojik bir mesele değildir. Aynı zamanda gelişimsel ve etik bir meseledir.

Geleceğin asıl meselesi, “makinelerin ne kadar zekâya benzeyeceği” değildir.Asıl mesele, “insanların ne kadar insan kalabileceği”dir.

Yapay zekâ büyüyecek. Gelişecek. Hızlanacak. Hayatımıza daha çok girecek. Ne var ki, çocuklarımızın ihtiyacı değişmeyecek: gerçek bir ses, gerçek bir temas, gerçek bir sınır, gerçek bir rehberlik, gerçek sevgi…

Çünkü hiçbir model, bir annenin sezgisinin yerini tutamaz. Hiçbir algoritma, bir babanın vicdanının yerini tutamaz. Hiçbir ekran, çocuğun ruhuna değen gerçek ilişkinin yerini tutamaz.

Unutmayalım: Mevlânâ’nın hikâyesinde sorun, insanların file dokunması değildi. Sorun, dokundukları parçayı bütün sanmalarıydı!

Bugün de yapmamız gereken budur: Parçaları aşmak! Filin tamamını görebilmek… Teknolojiyi anlamak. Psikolojiyi anlamak. Çocuğu anlamak. İnsanı anlamak.

Çünkü ancak o zaman yapay zekâyı doğru yere koyabiliriz. Ancak o zaman çocuklarımıza şunu öğretebiliriz:

Makineyi kullan; kendini ona bırakma.
Faydalan; ona bağlanma.
Soru sor; hükmünü ona teslim etme.
Ekrana bak; insanı unutma.

Çünkü geleceği kurtaracak olan şey , daha çok teknoloji değildir.

Daha çok bilinçtir.
Daha çok ahlaktır.

En nihayetinde…Daha çok insanlıktır.

 FİLİN TAMAMINI GÖREBILIYOR MUYUZ?
Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

hurfikir.com.tr Güncel bilgi ve dökümanlar, haber, resim galerisi, bilgi bankası sosyal portal ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!