Herkese merhaba,
Japonya’da yaşanmış olup insana dair sınırları zorlayan, oldukça tuhaf fakat bir yandan da son derece enteresan bir hikaye anlatarak başlayalım bugün sohbetimize :
Şimdi efendim; 32 yaşındaki bir kadın, kendi yarattığı bir yapay zekâ karakteriyle duygusal bağ kuruyor… ardından onunla bir tür düğün yapıyor!
Tam da bu noktada genellikle iki tür tepki olur. İlk tepki şudur:
“Bu kadar da olmaz!”
İkinci tepki ise daha sessizdir:
“Bir dakika… Aslında bu hikayede yaşanan mevzu, sandığımız kadar uzak bir ihtimal olmayabilir!”
Bugün bu hikayeye bu ikinci tepkinin perspektifinden yaklaşmak suretiyle, bir kuple “zihin fırtınası” yapalım istiyorum birlikte…
Zira, psikoloji bize çok temel bir şey öğretir:
İnsan zihni bağ kurmak için çalışır.
Üstelik bu ihtiyaç, çoğu zaman mantığımızdan daha hızlı hareket eder.
İnsan yalnız kaldığında, incindiğinde, anlaşılmadığını hissettiğinde, reddedildiğinde… zihin son derece insani olan bir arayışa girer:
“Beni dinleyen biri olsun” ister.
“Beni yargılamayan biri olsun” ister.
“Ben konuşurken gitmeyen biri olsun” ister.
İşte tam da bu noktada yapay zekâ devreye giriyor:
Kendisi pek bir nazik.. .
Üstelik sabırlı… Her daim ulaşılabilir.. Bu da yetmezmiş gibi, asla yarı yolda bırakmıyor insanı…“Şu an meşgulüm” demiyor.Mesajınıza bakıp ortadan kaybolmuyor.
Kısacası, bugün birçok insanın en çok özlediği şeyi sunuyor kendisi:
Düzenli ve de istikrarlı bir ilgi …
İtiraf edelim… Günümüzde bu bile başlı başına etkileyici geliyor.
İşte tam da bu nedenle dikkatli olmak gerekiyor ya zaten!
Yapay zekâ son derece ikna edici olabiliyor zira…
Empatiye benzeyen cümleler kurabiliyor kendisi!
Sevgiye benzeyen ifadeler de kullanabiliyor hatta…
Hatta ve hatta; sizin dilinize, mizahınıza, duygusal ihtiyaçlarınıza göre kendini ayarlayabiliyor.
Bu hikâye neden sadece ve sadece “ilginç bir haber” değil?
Birçok kişi bu tür haberlere bakıp geçecektir:
“Japonya’da olmuş , peki bize ne bundan?”
Oysa ki mesele Japonya ile ilgili değil; esas mesele insan beyni ile ilgili..
İnsan beyni, tekrar eden etkileşimlerden bağ üretir. Şöyle ki:
Bir şey sizi düzenli biçimde rahatlatıyorsa, zihniniz onu “güvenli alan” olarak kodlar.
Bir şey sizi sürekli onaylıyorsa, beyniniz ona yaklaşmak ister.
Bir şey sizi hiç zorlamıyorsa, bir süre sonra onu tercih etmeye başlarsınız.
Şimdi bunu yetişkin bir insan için düşünelim.
Ardından da ergenlik çağındaki bir çocuk için düşünelim birlikte…
Ergen beyni; onay, kabul, aidiyet ve görünür olma ihtiyacına çok açıktır.
Kimlik gelişimi sürüyordur ve duygu düzenleme becerisi tam oturmamıştır.
“Beni kimse anlamıyor” duygusu ise fena halde gerçek gelir!
Hayal edin ! Evladınızın karşısına, ergenlik dönemi ile doğrudan bağlantılı bu tür duyguların içerisindeyken bir sistem çıkıyor:
Öyle bir sistem ki bu ; hep nazik,hep hazır, hep ilgili, daima “sen özelsin” diyor.
Üstüne üstlük kullanıcının dil tonunu, “yumuşak karnını”, zaaflarını, hislerini öğrenen bir sistem…
Bir yetişkinin hikâyesi bize çocuklar için ne söylüyor?
Japonya’da yaşanmış olan bu tuhaf ötesi evlilik hikayesinin başrolündeki kadını küçümsemek kolaydır.
Lakin belki de bu hikâye bize gösteriyor olabilir ki:
Modern insanın yalnızlığı derinleşiyor.
İnsan ilişkileri yorucu hale gelebiliyor.
Bu noktada teknoloji ,artık sadece bir araç olmaktan çıkıp “duygusal alan” haline geliyor.
Bu yüzden bu haberi bir magazin tuhaflığı gibi okumak eksik kalır.
Daha doğru okuma şu olabilir: Bu haber , toplumsal bir işaret fişeği olabilir.
Yeni çağda yeni bir beceri: Duygusal teknoloji okuryazarlığı..
Eskiden çocuklara şunu öğretirdik:
“İnternette gördüğün her şeye inanma!”
Bugün bu uyarı yetmiyor, artık şunu da öğretmemiz gerekiyor:
“Her seni iyi hissettiren şey, senin iyiliğin için çalışmıyor olabilir.”
Panik değil, bilinç…
Burada amaç korkutmak değil.
Teknolojiyi “şeytanlaştırmak” da değil hiçbir şekilde…
Emin olun ki ; bazen en güçlü teknoloji politikası bir evin içinde başlar.
Bir masada başlar.
Bir çay bardağının yanında başlar.
Tek bir cümleyle başlar:
“Ben buradayım…”

