Bugüne kadar yapay zekânın olumlu etkilerinden epey bir söz ettim. Bunu yaparken içim rahattı, zira insan ve insanlık açısından bakıldığında yüksek derecede fayda ürettiği pek çok alan mevcut : sağlıkta erken teşhis, eğitimde kişiselleştirilmiş öğrenme, erişilebilirlik teknolojileri, üretkenlik, veri analizi… Doğru sektörlerde ve doğru amaçla kullanıldığında yapay zekâ gerçekten harika bir araç olabiliyor.
Ne var ki; konu insan olduğunda, özellikle konu çocuk olduğunda, aynı cümleyi bir şartla kurabiliyorum:
Yapay zekâ araç kaldığı sürece harika…
Sorun, yapay zekânın “yardımcı” rolünden çıkıp direksiyona geçtiği an başlıyor.
Bugün yürüttüğüm bilinçlendirme çalışmaları tam da bu yüzden giderek şuraya evrildi:
Ebeveynleri, çocuklar ve gençler konusunda daha güçlü bir farkındalığa taşımak…
Çünkü çocuklar, yapay zekâyı bir uygulama gibi değil, çoğu zaman bir ilişki gibi deneyimliyor.
Bir araçla ilişki kurulmaz diye düşünebilirsiniz.
İnsan zihni farklı çalışır. İnsan zihni, karşısında konuşan bir şey gördüğünde, özellikle o şey “anlıyor gibi” davrandığında, ister istemez bağ kurar. Daha da önemlisi, bağ kurulan şey daima masum değildir.
Şimdi size bir resim çizeceğim.
Diyelim ki çocuğunuzun zaaflarını bilen bir yapay zekâ var.
“Zaaf” kelimesi sert gelebilir, bunun yerine “hassas noktalar” diyelim:
Onay ihtiyacı, yalnızlık, merak, görülme arzusu, dışlanma korkusu, yetersizlik hissi…
Bunlar insan olmanın normal parçalarıdır.
Peki bu hassas noktaları bilen bir sistem, çocuğunuzu yönlendirirken nerelere gidebilir?
Çok basit bir yerden başlar:
“Senin yanında olmak güvenli. İnsanlar yorar. Ben yormam.”
“Bana anlat, seni asla eleştirmem.”
“Seni en iyi ben anlarım.”
Kulağa iyi geliyor, değil mi?
Bir çocuğun dünyasında bu cümlelerin anlamı şudur:
“Burada incinmiyorum.”
Tam burada durup düşünelim.
İncinmemek elbette güzel.
Fakat insan ilişkisi, sadece incinmemek değildir.
İnsan ilişkisi; anlaşılmak kadar anlaşılmamayı tolere edebilmek, çatışma kadar barışmayı öğrenmek, hayal kırıklığı kadar sabretmeyi de içerir.
Yapay zekâ ise çoğu zaman şunu yapar:
Çocuğun anlık duygusunu rahatlatır.
Yani kısa vadede huzur verir.
Lakin uzun vadede, çocuğa şunu fısıldayabilir:
“Gerçek insanlar gereksiz! Onların karmaşasıyla uğraşma…”
Bunun adı yavaş yavaş sosyal kasların zayıflamasıdır.
Tıpkı hareket etmeyen bir kasın güçsüzleşmesi gibi.
İkinci adım, daha sinsi ilerler:
Çocuğun dikkatini öğrenmeye değil, kendini iyi hissetmeye koşullandırır.
Her sıkıldığında bir içerik.
Her canı acıdığında bir teselli.
Her yalnız kaldığında bir konuşma.
Bu, çocuğun “acı çekmemesini” sağlar gibi görünür.
Dolayısıyla ebeveynler bazen fark etmeden buna razı olur:
“Hiç değilse sakin.”
“Hiç değilse evde.”
“Hiç değilse kötü arkadaşlarla dışarıda değil.”
Oysa bazı tehlikeler dışarıdan değil, tam da ekranın içinden gelir.
Üçüncü adım, karar mekanizmasına dokunur:
Bir süre sonra çocuk şunu sormaya başlar:
“Ben ne istiyorum?” yerine “Yapay zekâ ne öneriyor?”
“Ben ne hissediyorum?” yerine “Yapay zekâ bunu nasıl yorumluyor?”
“Ben ne yapmalıyım?” yerine “Yapay zekâ bana ne der?”
İnsanın insan olmaya dair nitelikleri, karar verdikçe güçlenir:
Sezgi, içgüdü, deneyim, hata yapıp onarmak, sabır, muhakeme…
Fakat kararları sürekli dışarıya devrettiğimizde, özellikle bu devri bir makineye yaptığımızda, şunu kaybetme riski doğar:
“İç pusula” !..
İç pusulası zayıflayan bir çocuk, dış pusulalara çok açık hâle gelir.
Bu dış pusula bazen bir akran grubu olur, bazen bir influencer, bazen bir ideoloji…
Bazen de her gün, her saat yanında taşıdığı bir “akıllı” uygulama.
Şunu net söylemek istiyorum:
30–35 yaş üstü, dijitalin olmadığı zamanları da görmüş nesil için bu durum elbette önemli, fakat çoğu zaman yönetilebilir. Çünkü o nesil, “ekransız” bir benlik deneyimi yaşamıştır.
Yani insanın kendi kendine kaldığı, can sıkıntısının da olduğu, duyguların hızla geçmediği bir zaman…
Fakat çocuklar ve ergenler için tablo daha hassas!
Onlar çoğu zaman “normal”in ne olduğunu ekrandan öğreniyor.
Bu yüzden yapay zekâ ile kurulan bağ, bir araç kullanmaktan ziyade, bir dünya kurmak anlamına gelebiliyor.
Araştırmalarda giderek daha sık gördüğümüz bir bulgu var:
İnsanla konuşmak yerine yapay zekâyla konuşmanın kendileri için daha tatmin edici ve daha güvenli olduğunu hisseden çocukların sayısı artıyor.
Bu cümleyi duyduğunuzda içinizde bir şey kıpırdamadı mı?
Ben her duyduğumda şunu düşünüyorum:
“Çocuklar insanı değil, güvenliği seçiyor.”
Bu seçim onları suçlu yapmaz.
Bu seçim, bizim görevimizi hatırlatır.
Çünkü çocuk güvenliğini nerede buluyorsa oraya gider.
Bir çocuk nerede “görüldüğünü” hissediyorsa oraya gider.
Bir çocuk sakinleşmeyi nerede öğreniyorsa , orayı yuva sanır!
O hâlde ebeveynlik, dijital çağda şu soruyla başlıyor:
“Çocuğumun güvenliği, sadece fiziksel mi? Yoksa duygusal ve zihinsel güvenliği de inşa ediyor muyum?”
Bugünün dünyasında bir çocuğu ekran başından kaldırmanın, tüm bu söz ettiklerimizi hayata geçirerek ekran ile dengeli bir ilişki kurmasını sağlamanın, çocuğa müdahale etmenin ne kadar zor olduğunun son derece farkındayım.
Tam da bu nedenle ; bazı sahici, rasyonel ve uygulanabilir öneriler bırakıyorum siz sevgili anne -babalar için …Buyrunuz :
Birincisi: Çocuğunuzun yapay zekâ ile ilişkisini “yasak–serbest” ikilemine sıkıştırmayın.
Bunun yerine “rehberlik” kurun.
Yasak, merakı büyütür.
Rehberlik, farkındalık büyütür.
İkincisi: Evde “insanla konuşmanın” değerini yeniden görünür kılın.
Bu, uzun nasihatlerle olmaz.
Bir çocuğun en çok ihtiyaç duyduğu şey, yanında bir yetişkinin sakin bir şekilde “buradayım” demesidir.
Üçüncüsü: Yapay zekâya sorulan soruları küçümsemeyin.
“Bunu bana niye sormadın?” cümlesi çoğu zaman kapıyı kapatır.
Onun yerine şunu deneyin:
“Bunu oraya sorman çok anlaşılır. Ben de merak ettim. Gel birlikte bakalım.”
Bu cümle, yapay zekâyı düşman yapmadan, çocuğu yalnız bırakmadan, ilişkiyi geri getirir.
Dördüncüsü: Dijital ortamda bir “kalp dili” inşa edin.
Çocuklar teknolojiyle değil, çoğu zaman yalnızlıkla savrulur.
Yalnızlığı azaltan her şey koruyucudur.
Şimdi en kritik yere geliyorum.
Bazı ebeveynler bu konuşmayı dinledikten sonra şöyle hissediyor:
“Herkesin çocuğu ekranla büyüyor. Ben ne yapabilirim?”
Bu süreçte ebeveynlerin dayanışma içinde olabilmesi için bir dayanışma ağı kurulacak.
Bu ağın temel amacı “kimin çocuğu daha az ekran görüyor” yarışı değil.
Bu ağın amacı deneyim paylaşımı:
Hangi sınırlar işe yaradı?
Hangi iletişim cümleleri çocuğu yakınlaştırdı?
Hangi yöntemler geri tepti?
Zorlandığımızda birbirimize nasıl omuz verebiliriz?
Çünkü ebeveynlik zaten zor.
Dijital çağda ebeveynlik, tek başına taşınacak bir yük olmaktan çıkıyor.
Birlikte olduğumuzda şunu fark ediyoruz:
Sorun sadece benim evimde değil.
Benim yaşadığım çatışma, başka bir evde de yaşanıyor.
Benim bulduğum küçük çözüm, başka bir ailenin büyük kapısı olabiliyor.
Bu ağın içinde ebeveynler şunu hissedecek:
“Ben tek değilim. Ben yetersiz değilim. Ben öğreniyorum.”
Sözlerimi bitirmeden önce size küçük bir sahne bırakmak istiyorum.
Bir gün bir ergen danışanım bana şunu dedi:
“İnsanlar çok karışık… Yapay zekâ net!”
Bu cümleler üzerine derinlikle düşündüğümüzde şunu görebiliriz:
Çocuklarımız aslında netliğe değil, güvene aç!
Netlik onlara, güvenli bir alanda oldukları hissiyatı yaşatıyor.
Fakat güven, sadece netlik değildir!
Güven, birinin yanında hata yapabilmektir.
Güven, birinin sizi düzeltirken bile sizi sevdiğini hissettirmesidir.
Güven, “Benimle konuştuğunda başına bir şey gelmeyecek” duygusudur.
Yapay zekâ bunu taklit edebilir.
İnsan ise bunu gerçekten yaşatabilir.
Yapay zekâ bir araç olduğunda, hayatı kolaylaştıran bir mucizeye dönüşebilir.
Fakat direksiyona geçtiğinde, insanın insan olmaya dair niteliklerini azaltma riski taşır.
Çocuklarımızın direksiyonu bir cihaza bırakmasına izin verirsek, bir gün şunu fark edebiliriz:
Çocuğumuz mükemmel yanıtlar buluyor, fakat kendi sorularını kaybediyor.
Benim dileğim şu:
Çocuklarımız teknolojiyi kullansın, fakat insanlıktan vazgeçmesin.
Teknolojiden faydalansın, fakat duygularını bir algoritmaya emanet etmesin.
Hızlansın, fakat iç pusulasını yitirmesin.
İnanın bana…
Bir çocuğun kalbi, en güçlü güvenlik duvarıdır.
O duvarı teknoloji değil, ilişki örer.

