Televizyonu açıyorum.
Ülkenin sözde en halktan, en “bizden” diye bildiğimiz kanalları…
Halk TV, Sözcü TV…
İktidarın baskısından, adaletin çürümüşlüğünden söz eden ekranlar.
Ama konu Rojin olunca, hepsi aynı hataya düşüyor:
Bir kadının ölümünü, bedenini parçalayarak tartışmak.
Günlerdir şu cümleyi duyuyorum:
“Vajinasından alınan DNA…”
Bu cümle, bir adli tıp raporundan çok bir reyting malzemesine dönüşmüş durumda.
Oysa mesele kadının bedeni değil;
o DNA’nın faille nasıl ilişkilendirileceğidir.
Evet, delil konuşulmalı.
Evet, adalet yerini bulmalı.
Ama bir kadının en mahrem yeri öldükten sonra bile ekran ekran dolaştırılıyorsa…
Bu artık adli bir tartışma değildir.
Bu, ikinci kez işlenen bir şiddettir.
Kadın öldürülmüş.
Sesi kesilmiş.
Hayatı elinden alınmış.
Ama öldükten sonra bile rahat yok:
Mahremiyeti parçalanıyor, kimliği bölünüyor, onuru unutturuluyor.
Bu “haber” değil.
Bu “analiz” değil.
Bu, adı konmamış bir post-mortem şiddettir.
Ve daha acısı ne biliyor musunuz?
Bunu yapanlar yıllardır “kadına şiddete hayır” diyen kanallar.
Bizim “doğru düzgün medya” dediğimiz ekranlar.
Bu ülkenin en büyük sınavı şu:
Kadın cinayetlerinde bile odağımızı failden kaybedip yine kadının bedenine yöneliyoruz.
Sorulması gereken sorular bunlar:
– Rojin’e ne oldu?
– Fail kim?
– Neden korunuyor?
– Deliller neden karartılıyor?
– Soruşturmadaki eksiklikler neden giderilmiyor?
Bir kadının bedenini teşhir etmenin kimseye faydası yok.
Asıl konuşulması gereken, bu ülkede adaletin niçin işlemediği.
25 Kasım’da hep bir ağızdan söylediğimiz sloganı hatırlayalım:
“Bir kişi daha eksilmeyeceğiz.”
Ama öldükten sonra bile bir kadının mahremiyetine saygı duymazsak,
Gerçekte eksilen ne oluyor biliyor musunuz?
İnsanlığımız.

