Büyük olanı severiz. Büyük başarılar, büyük kırılmalar, büyük aşklar…
Hayatımızı anlamlandırırken hep daha görünür, daha anlatılabilir olana yöneliriz. Çünkü büyük olan nettir; savunması kolaydır, hikâyesi hazırdır.
Kendimize bir anlatı kurarız.
O anlatının içinde durur, ona tutunuruz.
Ama çoğu zaman hayatın asıl yükünü taşıyan şeyler, o büyük anlar değildir.
Asıl belirleyici olan; sessizce yaşanan, fark edilmeden geçip giden küçük temaslardır. Üzerinde durmadığımız için önemsiz sandığımız, ama tam da bu yüzden içimize işleyen ayrıntılar…
Yarım kulak dinlenmek.
Göz teması kurulmadan verilen bir cevap.
Hiç gelmeyen bir geri dönüş.
Zamanla sıradanlaşan bir ilgisizlik…
Bunların hiçbiri tek başına bir kırılma yaratmaz. Manşet olmaz, anlatıya girmez.
Ama tekrar ettikçe, insanın içinde bir şeyleri aşındırır.
Yavaş yavaş.
Sessizce.
Sonra bir gün, sebebini açıkça koyamadığınız bir yorgunlukla uyanırsınız.
İstek azalır, mesafe artar, hayata karşı bir soğukluk yerleşir.
“Kötü olan ne?” diye sorarsınız kendinize.
Net bir cevap bulamazsınız.
Sadece üst üste birikmiş küçük anlar vardır.
Burada dikkat çekici bir çelişki de ortaya çıkar:
Küçük şeylerle mutlu olabilen insanı överiz. Ama aynı insan küçük bir ihmalle incindiğinde bunu abartı olarak görürüz.
Oysa bu bir çelişki değil, doğrudan bir sonuçtur.
Küçük ayrıntılardan beslenebilen biri, o ayrıntılardaki eksikliği de hisseder. Bu bir zayıflık değil; duyarlılıktır.
Ama çoğu zaman biz, incinmemek için bu duyarlılığı törpüleriz.
Bedeli hemen ödenmez.
İnsan, kendinden kopmayı bir anda yaşamaz.
Önce küçük kırgınlıkları görmezden gelir, ardından küçük sevinçleri de fark etmemeye başlar.
Ve bir süre sonra, hayat yalnızca büyük olaylardan ibaretmiş gibi hissedilir.
Oysa hayat tam da gözden kaçırdığımız o küçük anların içinde akar.
Tanımadığınız birinin kısa bir gülümsemesi,
beklenmedik bir mesaj,
içten bir “nasılsın”…
Ya da tam karşısında;
duyulmayan bir söz,
önemsizleştirilen bir duygu,
geçiştirilen bir an…
Bunların her biri, hayatın asıl dokusunu oluşturan şeylerdir.
Belki de kendimize şu soruyu sormak gerekir:
Büyük olanın peşinden giderken, küçük olanı kaçırarak aslında neyi yitiriyoruz?
Ve sonunda geriye kalan, büyük hatıralar değil; o küçük yaşanmışlıkların toplamıdır.
Hayat çoğu zaman sessiz ilerler.
Ve insan, en çok o sessizliğin içinde şekillenir.
İnsan bir anda yorulmaz. Yorulduğunu fark ettiğinde, aslında çoktan vazgeçmiştir.

