CANLAR DEVEÇATAĞINDA BULUŞTU
Göksu ailesinin acı günü
BELEDİYE PERSONEL ALIMI SONA ERDİ
“PROJELERİNİZE TAM DESTEK VERECEĞİZ”
Bu yazı 01 Temmuz 2022, Cuma 08:01:33 tarihinde eklendi. 673 kez okundu.
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

KAMU MALINI GASP ETMEK ve ZARAR VERMEK -(1.BÖLÜM) - Eyyüp Sabri Erdem

KAMU MALINI GASP ETMEK ve ZARAR VERMEK -(1.BÖLÜM)

 

Devletin malını ve parasını gayr-ı meşru yollarla zimmete geçirmek haram olduğu gibi, devlete ait mal ve eşyaya zarar vermek de dinimizce yasaklanmıştır. Çünkü kamu malı, milletin malıdır. Bu malda herkesin hakkı vardır. Şahsın malına zarar vermek haram olduğu gibi halkın ortak malı olan kamu malına zarar vermek de kul hakkına tecavüzdür ve haramdır. Her Müslümanın, kamu malını kendi malı gibi koruması, zarar vermekten ve zarara yol açacak fiil ve davranışlardan kesinlikle sakınması gerekir.

Devlet kamu kurum ve kuruluşlarında çalışan veya devletle iş yapanlar, devlet malının ve parasının bir emanet olduğunu bilmeli, bu malı kullanırken kendi malından daha titiz,bu parayı kullanırken de çok hassas davranmalıdır. Devlete ait olan paranın harcanmasında da milletin menfaati gözetilmeli, bir kuruşun bile zayi edilmesine fırsat verilmemelidir. Çünkü devletin parası, milletin parasıdır. Bu parada ve devlete ait olan malda, henüz tüyü bitmemiş yetimler de dâhil olmak üzere milyonlarca insanın hakkı vardır. Herkesin; devlet malının kullanılması ve korunması konusunda son derece dikkatli olması, çok küçük bir şey veya çok az miktarda bir paranın bile haksız olarak zimmetine geçmesinden kesinlikle sakınması gerekir.

“Kimi bir işte görevlendirip (yaptığı işin karşılığı olarak) bir ücret verdiysek, onun bu ücret dışında alacağı her şey (kamuya) hainliktir.” (Ebu Davud, İmare, 9-10)

Konuyla ilgili hadislerden bazıları şöyledir:

“Kim şu üç şeyden uzak olarak ölürse cennete girer: Kibir, ganimet malına hainlik(kamu malına) ve borç.” (Tirmizî,İbn Mâce)

Muaz b. Cebel anlatıyor: Resûlullah (Aleyhisselam )beni Yemen’e gönderdi. Yola çıktığımda peşimden birini gönderip beni geri getirtti ve şöyle buyurdu:

"Sana niçin haberci gönderdiğimi biliyor musun? Benim iznim olmadan bir şeyi alma! Zira bu ihanettir. Kim de (kamu malına) ihanet ederse, kıyamet günü ihanet ettiği şey ile birlikte gelir. Seni işte bunun için geri çağırdım. Şimdi görevine gidebilirsin.” (Tirmizî, Ahkam, 8)

Devlet malına ihanet etmek Kur’an-ı  Kerim’de ayetle  yasaklanmış ve insanlar bunun hesap gününde cezasıyla ilgili olarak uyarılmıştır.

“Bir peygambere, emanete hıyanet etmek yaraşmaz. Kim emanete (devlet malına) hıyanet ederse, kıyamet günü, hainlik ettiği şeyin günahı boynuna asılı olarak gelir. Sonra herkese -asla haksızlığa uğratılmaksızın- kazandığı tastamam verilir.” (Al-i İmran Sûresi 161)

İslam dininde, emir ve yasakların merkezinde her zaman "hak" kavramı vardır. Bundan dolayıdır ki bizi yaratan Rabbimiz ile, kendimiz ile, çevremizdeki diğer insanlar ile yaşadığımız çevre ve tabiat ile olan bütün münasebetimizlerimiz hak kavramı ile yakından ilgilidir.

Hak dediğimiz kavram, hem maddi ve manevi sorumluluklarımızı hem de korumamız, sahip çıkmamız, görüp gözetmemiz gereken maddî ve manevî bütün imkânları ifade eder. Hak, bir çok yönüyle Allah hakkına, bir çok yönüyle de kul hakkına taalluk eder.

İslam dininde, kamu hakkı(yaşadığımız toplumun hakkı )Allah hakkı kapsamında değerlendirilmiştir. Kamunun(toplumun) düzeninin gerçekleşmesi ve kamuya ait olan yararın, toplumun huzurlu ve güvenli bir hayata sahip olması bu haklara riayete bağlıdır. Kamuya(topluma)ait her türlü imkan ve nimetin, topluma ait mekanların, araç ve gereçlerin, çevrenin ve tabii kaynakların adalet, hakkaniyet ve liyakat çerçevesinde kullanılması gerekir.

Dinî ve toplum ile ilgili ahlakî değerlere duyarsız kalındığında, ahirette hayatında göreceğimiz hesap unutulduğunda, helal-harama ait olan sınırlara  dikkat edilmediğinde, hak ve adalet kavramı önemini yitirdiğinde, kamu imkanlarını suistimal edenler artar. Böyle bir toplumda ise, ne kamuya ait olan hizmet layıkıyla gerçekleşir ne de insanların birbirlerine güveni kalır, bununla birlikte güvenin kalmadığı yerde de huzurlu, mutlu ve müreffeh bir hayattan söz edilemez.

Oysa kamu malı (topluma ait olan mal) emanettir. Bu emanete ihanet etmek, kişiyi hem dünya hayatında hem de ahiret hayatında ağır bir vebal altına sokacaktır.

Peygamber efendimiz (Aleyhisselam ), bu ağır vebale karşı insanları şöyle uyarır:

“Kimse hakkı olmayan bir karış yeri bile almasın! (Alırsa) Allah, kıyamet gününde yedi kat yeri onun boynuna dolar.” (Müslim, Buhari)

“Sizden kimi bir işte görevlendirirsek ve o da bizden iğne (miktarı) ya da daha büyük bir şeyi gizlerse, bu bir ihanet olur ve kıyamet günü onu (kendi elleriyle) getirir.”

(Müslim)

Kamuya ait mallarda, toplumda yaşayan bütün fertlerin eşit hakkı vardır. Dinimiz İslam, başkalarının hakkını “kul hakkı”olarak; kul haklarının gasp edilmesini ise,hadis-i şerifte de ifade edildiği gibi, emanete ihanet olarak değerlendirmiştir.

Her şeyin ayan beyan ortaya çıkacağı gizli saklı hiç bir şeyin kalmayacağı ahirette, dünya hayatımızdaki imtihanı kaybedenlerden ve hüsrana uğrayanlardan olmamak, cehenneme düşmemek için Rabbimizin haram kıldıklarına bulaşmadan, ömrümüzü helal dairede sürdürmeye özen göstermeliyiz. Kamu mallarını, birer emanet olarak kabul etmemiz gerekmektedir. İhlal edilen ve gasp edilen her kamu hakkının, zayi edilen her kamu malının, birer kul hakkı ihtiva ettiğini asla unutmayalım. Ve yine şunu da asla unutmayalım ki ahirette hakkını gasp ettiğimiz milyonlarca insanla helalleşmek mümkün olamayacaktır.

Peygamber Efendimiz (Aleyhisselam)

“Hiç kimse Allah’ın kendisine takdir ettiği rızkı geç de olsa elde etmeden ölmeyecektir. Öyleyse Allah’tan (hakkıyla) sakının ve rızkınızı güzel yoldan isteyin. Helal olanı alın, haramdan kaçının!” (İbn Mace, Ticaret, 2)

Bu hadis-i şeriften anlaşılacağı üzere bize ezelde takdir edilen rızk mutlaka gelecektir,bize düşen bunun helal olanını tercih etmektir.

TÜYÜ BİTMEMİŞ YETİMİN HAKKI;KAMU MALI

Peygamber efendimizin(Aleyhisselam) Mekke’den Medine’ye hicretinin altıncı yılıydı. Medine’de yaşayan Müslümanlar binbir türlü sıkıntılardan sonra nihayet Mekkeli müşriklerle Hudeybiye Antlaşması"nı imzalamışlar ve karşılıklı olarak silah bırakma kararı almışlardı. Sıra Medinedeki Müslümanlara karşı sürekli tehdit unsuru olan yahudilerin yaşadığı Hayber’e gelmişti. Fakat Hayber"in konumu itibariyle yüksek kaleleri, muhtelif savaş aletleri ve yeterli erzakları vardı,bundan dolayı fethedilmesi gerçekten zordu. Ancak fitne yuvası hâline gelen bu kalelerin alınması gerekiyordu. Peygamber efendimiz(Aleyhisselam)Medine"de savaş hazırlıkları tamamladı ve İslâm ordusu hicretin yedinci yılında Hayber"i kuşattı. Hayber, zorlu çarpışmalara tanık oldu. Nihayetinde zafer Müslümanların oldu. Müslümanların aldığı ganimetler altın ve gümüş olmasa da çeşitli mallar, yiyecek-giyecekler, hayvanlar ve hurma bahçeleri gibi verimli araziler elde edildi.

Ancak Ashâb-I Kiram’ı kazanılan bu fethin ardından başka bir imtihan bekliyordu.

Sevgili Peygamberimiz (Aleyhisselam), mala çok düşkün olan insanoğlunun(Al-i İmran sûresi 14) bu zafiyetinin farkında olarak Ashab-ı Kiram’dan birine şu şekilde duyuru yapmasını emretti:

“Aldığınız şey bir iğne, bir iplik bile olsa onu geri getirin. (Ganimete) ihanet, hem ayıptır, hem utanç vesilesidir, hem de kıyamet gününde kendini ateşe atmaktır.”

Daha sonra, Resulullah efendimiz (Sallallahu aleyhi ve Sellem), ashâbıyla birlikte, Vâdi’l-kurâ mevkiine doğru yöneldi ve oraya vardığında az önceki sözlerinin ne kadar isabetli olduğunu gösteren bir olay gerçekleşti. Allah Resûlüne hediye edilen Kerkere isimli siyahî kölesi, Hz. Peygamber’in (asm) devesinden eşyalarını indirdiği sırada, atılan serseri bir okla vurulmuştu. O esnada etrafta bulunan insanlar da onun şehit olduğunu düşünerek, “Cennet ona mübarek olsun!” dediler. Bu sözleri işiten Allah Resûlü, “Hayır, nefsim elinde bulunan (Allah)a yemin ederim ki, Hayber gününde ganimetler arasından paylaşımda kendisine düşmediği halde aldığı bir elbise, şimdi üzerinde ateş olarak onu yakmaktadır.” buyurdu.

Resûlullah efendimiz (Sallallahu aleyhi ve Sellem), Kerkere’nin bütün mücahidlerin bütün gayretlerini hiçe sayarak orada bulunan herkesin hakkı olan ortak bir maldan çaldığı bir parça elbisenin, azap görmesine sebep olduğunu bildiriyordu.

Bunun üzerine, orada bulunan herkesi bir korku sardı. Şahit oldukları olay ve bununla ilgili olarak Allah Resûlü"nün söylemiş olduğu sözler herkesi korkutmuş ve âdeta akıllarını  başlarına getirmişti.

“Kerkere” gibi, düşünmeden ganimet malından bir veya iki ayakkabı bağı alan bir kişi de utanarak ve pişmanlık içerisinde huzura gelerek, “Yâ Resûlallah! Bunu Hayber gününde almıştım.” diyebildi. Allah Resûlü de, “İşte ateşten iki ayakkabı bağı!” buyurmuş ve bu davranışın vahim sonucunu dile getirerek ganimet gibi üzerinde kamu hakkı bulunan mallardaki haksız kazanç konusunda insanları uyarmış oldu.(Vâkıdi)

Müslüman olmayanlardan savaş neticesinde alınan her türlü mal, esir ve geliri ifade eden “ganimet”, Medine’de Allah Resûlü’nün(Aleyhisselam)hayatta olduğu dönemde ve öncesinde Arap yarımadasında yaşayan toplumda oldukça yaygın olan bir uygulamaydı. Özellikle İslamiyetten önce câhiliye dönemi denilen zamanlarda kabileler arası savaşların yaygınlığı, çapulculuk ve yağmacılık gibi faaliyetleri artırmıştı. Buna bağlı olarak da, saldırganlık, soygunculuk, hırsızlık ve gasbın olağan karşılandığı İslâm öncesi Arap toplumunda bedevîler, hak ve hukuka bağlı olmaksızın yağmaladıkları ganimetlerle geçimlerini temin ediyorlardı.

İslâm dinin getirdiği hükümler neticesinde, (Enfal sûresi 69) Ayet-i Kerimeyle savaşlarda kazanılan ganimetin kendisine ve ümmetine helal kılındığını bildiren Peygamber efendimiz(Aleyhisselam),önceden yağmacılık olarak uygulanan adaletsiz ganimet paylaşımını yasaklamış(Buhâri) ganimetin mahiyeti, taksimi, kapsamı konusunda yeni esaslar koymuştur.

Böylece, o dönemin şartlarında sosyal ve ekonomik anlamda büyük öneme sahip olan ganimet kavramı, Hz. Peygamberin(Aleyhisselam)adalet ve hakkaniyet ilkelerini gözeterek koyduğu esaslar çerçevesinde, kamu malı olarak değerlendirilmek suretiyle daha da önemli hâle gelmiştir.

Medine’de yaşayan Müslümanlar önemli sayılabilecek miktarda mal ve esirden oluşan ilk ganimeti Bedir Savaşı’nda elde etmişlerdir.Buna bağlı olarak önce ganimetin Allah ve Resûlüne ait olduğunu bildiren,(Enfal sûresi 1) daha sonra da taksim edilmesini anlatan âyetler indirildi.

Buna göre, ganimetin beşte biri Allah’a, Resûlüne, onun akrabasına, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aitti.(Enfal sûresi 41)

Allah Resûlü, ganimetle alakalı bu esasları çeşitli vesilelerle ashâbına haber vermekteydi.Bir defasında huzuruna gelerek onunla devamlı görüşme imkanına sahip olamadıklarını, bu sebepten dolayı kendilerine açık emirler bildirilmesini isteyen bir heyete, kelime-i şehâdet, namaz, zekât ve orucun yanı sıra ganimetlerin beşte birini vergi olarak devlete vermeleri gerektiğini ifade etmişti.(Buhâri)

Bundan dolayıdır ki, İslâm ordusunun aldığı her ganimette, bu orduda savaşan askerlerle beraber, beşte bir oranında Allah Resûlünün ve muhtaç kimselerin de hakkı bulunuyordu. Böylece, her bir ganimet, içinde kamu malını barındırıyor demekti.

Öte yandan fey gelirleri(İslâm devletinin gayri müslim tebaadan aldığı cizye, haraç ve ticaret malları vergilerinin ortak adı.) yani savaşsız olarak barış yoluyla elde edilen malların tamamı Peygamber efendimize(Aleyhisselam)ve muhtaç Müslümanlara pay ediliyordu. Zira Kur’an-Kerim, bu malların alınmasında savaşçıların gayretlerine ihtiyaç olmadığını belirterek(Haşir sûresi 6) onların Allah’a, Resûlüne, onun yakınlarına, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara ve özellikle yurtlarından ve mallarından uzaklaştırılmış olan, Allah’tan bir lütuf ve rıza dileyen, Allah’ın dinine ve Peygamberine yardım eden fakir muhacirlere ait olduğunu vahyetmişti.(Haşir sûresi 7-8) Bunda da ganimet olarak ele geçirilen malların yalnız zenginler arasında dolaşan bir servet olmasını engelleme amacı güdülmekteydi.(Haşir 7)

Netice itibariyle ganimet malları, birçok kimsenin hakkı olan kamu malı konumundaydı.

Allah Resûlü (Aleyhisselam), Allah tarafından kendisine ve ailesine haram kılındığı için zekat mallarına dokunmuyor fakat Kur'an-ı Kerim’de belirtildiği şekilde ganimet ve fey mallarıyla ailesinin geçimini sağlıyordu. Nitekim o, Müslümanların savaş yapmadan aldıkları Nadîroğulları’ndan elde edilen geliri ailesinin yıllık ihtiyacı için ayırır, geri kalanını da Allah yolunda yapılacak savaş için harcardı.(Buhâri)

Bir keresinde Peygamberimiz (Aleyhisselam), ganimet develerinin birinden bir tüy koparıp,

“Nefsim elinde olan Allah"a yemin ederim ki bana sizin ganimetlerinizden şu tüy kadarı bile helal değildir. (Bana helal olan) sadece ganimetin beşte biridir. Ama o da (neticede) size dönecektir.”(Muvatta)

diyerek, kamu malı konusundaki hassasiyetini dile getiriyordu.

Yazımıza önümüzdeki hafta devam edeceğiz İnşaAllah…

Selam ve Dua İle

 

Yazdır Paylaş
Diğer Eyyüp Sabri Erdem Yazıları
hurfikir.com.tr’da yayınlanan her türlü yazı ve haber kaynak belirtilmeden kullanılamaz. Sayfalarımızda kaynak belirtilerek yayınlanan haberler ilgili kaynağa aittir ve bu haberlerin kopyalanması durumunda, tüm sorumluluk kopyalayan kişi / kuruma ait olacaktır. Başka kaynak veya gazeteden alıntı yazarlar ve site yazarlarına ait yazılardan dolayı Hürfikir Gazetesi sorumlu tutulamaz.
Tasarım by Webdestek