CHP Genel Başkanı Özgür Özel, “millet iradesi” diyor.
Sandığa sahip çıkmaktan, siyasetin dilini değiştirmekten, yeni bir başlangıçtan söz ediyor.
Bu sözler önemli.
Ama Trakya’dan bakınca şu soruyu sormadan geçmek mümkün değil:
Millet iradesi, kırk yıldır bu topraklarda zehir soluyanları kapsıyor mu?
Kırk yıldır Trakya’da çevre mücadelesi var.
Derelerde ölçüm yapanlar, taş ocaklarında nöbet tutanlar, davalar açanlar, eylemler yapanlar…
Bu coğrafyada yalnızca yaşayan değil, yaşamın bilgisini taşıyan insanlar var.
Ama aynı kırk yıl boyunca siyasal temsil bambaşka bir yönde şekillendi.
Yerel meclisler, belediyeler ve milletvekilliği listeleri; doğayı, suyu ve toprağı savunanlarla değil, toprağı değer artışı hesabıyla ele alanlarla doldu.
Koruyanlar değil, dönüştürenler öne çıktı.
Bedel ödeyenler değil, bedel hesaplayanlar temsil edildi.
Bu bir rastlantı değildi.
Çünkü doğayı ortak bir yaşam alanı olarak değil, kullanılacak ve el değiştirecek bir kaynak olarak gören bir düzende; suyu ve toprağı savunanlar “fazlalık” sayılır. Onlar sınır ister, denetim ister, durmayı önerir. Oysa siyasal karar alma mekanizmaları büyümeyi ve genişlemeyi esas alır.
Bu yüzden yıllarca şu soru yanıtsız kaldı:
Neden Trakya’da, kırk yıldır çevre mücadelesi veren tek bir kişinin bile Trakya’yı siyasal olarak temsil etmesine izin verilmedi?
Sonuçta Trakya’da tuhaf bir kopukluk oluştu:
Doğa konuştu, insanlar direndi; ama siyaset duymamayı tercih etti.
Bu tablo bir partinin ya da birkaç kişinin meselesi değildir.
Bu, yaşamı metaya dönüştüren bir düzenin, kendisini gerçekten zorlayacak sesleri sistemli biçimde temsilden uzak tutmasının sonucudur. Ve bugün karşı karşıya olduğumuz şey yalnızca bir çevre krizi değil; temsil edilmeyen bir yaşamın krizidir.
Şimdi Trakya’nın önünde yeni ve hayati bir eşik duruyor:
nükleer santral projeleri.
Eğer bugün gerçekten “değişim”, “yeni bir başlangıç” ve “millet iradesi” deniyorsa, işte tam da bu anlayışın değişmesi gerekir. Çünkü millet iradesi yalnızca oy vermek değildir; kimin temsil edilebilir sayıldığıdır.
Bu anlayış bugüne kadar böyleydi.
Ama bundan sonra böyle devam edemez.
Artık yaşamı savunanlar yalnızca sokakta değil, Meclis’te de yer almalıdır.
Bu bir lütuf değil, bir zorunluluktur.
Çünkü Trakya’da mesele yalnızca çevre değil;
temsil, adalet ve gelecek meselesidir.

