Şeker Gübre depoları 10 Ağustos’ta satış ihalesine çıkıyor
Önce lastik çarptı, sonra otomobil
LÜLEBURGAZ’DA FECİ KAZA
Lüleburgaz’a Arefe günü iki Pazar kurulacak
Bu yazı 20 Mayıs 2022, Cuma 09:15:39 tarihinde eklendi. 879 kez okundu.
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

İYİLİĞİ EMREDİP KÖTÜLÜKTEN SAKINDIRMAK (EMR-İ Bİ’L MA’RUF NEHY-İ AN’İL MÜNKER)(1.BÖLÜM) - Eyyüp Sabri Erdem

İYİLİĞİ EMREDİP KÖTÜLÜKTEN SAKINDIRMAK (EMR-İ Bİ’L MA’RUF NEHY-İ AN’İL MÜNKER)(1.BÖLÜM)

 

Rabbimiz kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim’de , “Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder/teşvik eder, kötülükten alıkoyar/uzaklaştırırsınız ve Allah’a inanırsınız…” (Âl-i İmrân sûresi 110) buyururken başka ayet-i kerimelerde de iyiliği ve hayırlı işleri teşvik etmiş bunun yanında kötülüklerden ve Allah’ın  haram kıldığı işlerden  sakındırmayı müminlerin başlıca özellikleri arasında zikretmiştir. (Tevbe sûresi 112). İman edenlere, “İyiliği tavsiye edip kötülükten sakındırma” vasfını emreden ve kazandırmaya gayret eden Peygamberimiz de (Aleyhisselam )bu vasfın imanla olan sıkı ilişkisini özellikle vurgulamış ve “Bir kötülük gören kişi, eli ile değiştirmeye gücü yetiyorsa onu eli ile değiştirsin. Buna gücü yetmez ise dili ile değiştirsin. Buna da gücü yetmezse kalbi ile (o kötülüğe) tavır koysun (onu hoş görmesin). Bu da imanın asgari gereğidir.” (Ebû Dâvûd) buyurmuş, yapılan kötülükten rahatsızlık duymayan kişinin kalbinde ise zerre kadar imanın zayıflığını ifade etmiştir. (Müslim).

İslam alimleri“Ma‘rûf aklın kabul ettiği, şeriatın benimsediği ve temiz tabiatlı insanların uygun gördüğü şeydir” demişlerdir.

Mü’min olmanın vasfı, gücü nispetinde hak ve hukuku gözeterek kötülüğü ortadan kaldırmaya çalışmaktır. Alemlerin Rabbi olan Allah, kitabımız Kur’an-ı Kerim’de, sizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. (Âl-i İmrân sûresi, 104) buyurmuştur, “Emr-i bil-ma’ruf ve’n-nehy ani’l-münker” dinin temellerindendir. Şimdi, “Ma’rûf” ve “Münker”in ne olduğunu, etraflıca ifade edelim; “Hayır”, muhtevasında din veya dünya ile ilgili iyiliklerin olduğu her şeydir, yani Allah’ın bize emrettiği tevhîd akidesine (inancına), İslâm dinine uygun olan her söz, iş ve davranışlardır. Dilimize “iyiliği emretmek, kötülükten nehyetmek” diye aktarabildiğimiz “El-emr bi’l-maruf ve’n-nehy ani’l-münker”, “hayr”ın (din veya dünya ile ilgili her türlü iyiliği ihtiva eden her şeyin)mühim kısmını teşkil eder.

MA’RUF VE MÜNKER NEDİR?

“Ma’rûf”(iyilik ve hayır), dinimiz İslâm’ın iyi olarak kabul ettiği ve Allah’a taat ve ibadetin içinde sayıldığı her şeydir.“Münker” ise bunun zıddı olup, İslâm’ın iyi saymadığı, dinin emirlerine aykırı bulduğu ve Allah’a karşı ma’siyet (günah ve yasak)olarak gördüğü şeylerdir.

Ma’rûf’un (iyiliğin)ve münkerin (kötülüğün)ölçüsü, bunların Kur’an ve Sünnet’le belirlenmiş olmasıdır. Başka bir ölçü ile bunları tayin ve tesbit etmek, nefsaniyete, hevâ ve hevese uymak olur. Bunun ise bir sonu ve faydası yoktur, neticesi ise tefrikadır (İslamı ve inanç ölçülerini bölmek ve bozmaktır).Nitekim Kur’an-ı Kerim bunu açıklığa kavuşturmaktadır; “Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra ayrılığa düşüp ihtilaf edenler gibi olmayın. İşte onlar, evet onlar için büyük bir azab vardır.” (Âl-i İmrân sûresi, 105) buyrulmuştur.

Ma’ruf’u (iyiliği)emir ve münkerden (kötülükten)nehiy vazifesi, her Müslüman üzerine bir farzdır. Bunun farziyeti Kitab ve Sünnet’le belirlenmiştir ve sabittir. Aynı zamanda bu farz, İslâm’ın en büyük farzlarından birini ve dinin temelini oluşturmaktadır. İslâm nizamı bu sayede kemâle erer ve yücelir. Bu vazifeyi yerine getirecek bir grup teşekkül etmek ve bunlarında bu görevi yapması farz-ı kifâyedir. İslâm ümmetinin, bu görevi yerine getirecek bir cemaat yetiştirmek mecburidir. Bu yerine getirilmediği takdirde, bütün ümmet mes’uliyetten altındadır. Ma’ruf’u emir ve münkerden nehiy vazifesini yerine getirecek olanlar, öncelikle İslâm’ı iyi bilen âlimlerdir. O halde, ümmetin her sahada âlimler yetiştirmesi gereklidir ve çok önemlidir. Ümmet olabilmenin ilk esası, bir imamın bir liderin önderliğinde hükmî şahsiyete kavuşmaktır. Şayet bu yoksa, Müslümanlar öncelikle onu yerine getirmekle mükelleftirler. Âlimlerin veya en faziletli kabul ettikleri kişilerin önderliğinde cemaat olma şuurunu geliştirirler. Bu fâliyetin yapılması ve ümmet olma azmi içinde bulunulması bile, ma’rufu emir ve münkerden nehyin içine girer. Yani bir mânada herkesin ferdî olarak tek başına İslam’ı yaşaması ve inancını muhafaza etmesi zordur, mutlaka İslâm cemaatinin bir parçası olmak zorundadır, hiç kimse tek başına İslam’ı öğrenemez ve hakkıyla İslam’ı yaşayamaz. Müslümanın bu düşünceye ve faaliyete karşı olmaması gerekir. Çünkü buna karşı olmak ve tavır almak ma’rufun yanında yer almak değil, münkere yardım etmektir. Oysa Allah-u Teâlâ Kutsal Kitabımız Kur’an -ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır: “Münafık erkekler ve münafık kadınlar birbirlerindendir. Kötülüğü emreder, iyilikten menederler.” (Tevbe sûresi, 67) bunun yanında Mü’minlerin bu yöndeki nitelikleri ise şöyle anlatılır: “İnanan erkekler ve kadınlar, birbirlerinin velileridir. İyiliği emrederler, kötülükten menederler”. (Tevbe sûresi, 71).

Böylece Rabbimiz, mü’minler ile münafıkların farklarından birinin; ma’rufu(iyiliği)emir ve münkerden (kötülükten) nehiy konusunda olduğunu bize apaçık bildirmektedir.

Şu âyet-i Kerim’e, yeryüzünde İslâm’ın hakim olduğunda, inananların nasıl davranmaları gerektiğini ifade eder: “Onlar, öyle kimselerdir ki, kendilerine yeryüzünde iktidar verdiğimiz takdirde, namazı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar.” (Hac sûresi, 41) İslami hükümlerin hakim olduğu bir yönetimin görevlerinin başında iyiliği emir, kötülükten nehy gelir. Bunun anlamı ise dünyada iyilikleri ve Allah’ın dinini yaymak, kötülüklere, Allah’ın yasakladıklarına ise engel olmaktır. Bunun için gerekli bütün müesseseleri kurmak yönetimin en başta gelen görevidir.

Rabbimiz Âl-i İmrân sûresi 104. âyetinde ümmete önemli bir farz yüklemektedir, bu ise iyiliği emir, kötülükten nehiy ile ilgili bir cemaatin bulunmasıdır. Çünkü âyette “hepiniz böyle olunuz” denilmemiş, “sizden bir grup, bir cemaat bulunsun” denilmiştir. Bunun yanında hemen ifade edelim ki, iyiliği emir ve kötülükten nehiy görevi bütün inananlar için umûmî bir nitelikte arz eder. “Siz insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz?” (Bakara sûresi, 44); “Yapmadığınız şeyleri söylemek, Allah katında en sevilmeyen şeydir” (Saf sûresi, 3) gibi âyetler, toplumda yaşayan  her ferdin iyiliği emir, kötülükten nehiyle görevli olduğuna delil teşkil eder. Şunu da unutmamak gerekir ki, cemaatin yapacağı veya yönetimin yapacağı görevler fertlerden beklenemez. Kişi, gücünün yettiğinden sorumludur. Bu sorumluluk kişinin bilgisi, görevleri ve toplum içindeki mevkisine göre değişir. Hiç kimse kendisini bu sorumluluğun dışında tutamaz. Her Müslümanın, gücü yettiği ölçülerde iyiliği emir ve kötülükten nehiy görevi yapması ve İslâmî tebliğe katkıda bulunması ise farz-ı ayındır. Tabii ki bütün bunlar, Müslüman olan kadın ve erkekler içindir.

“Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten menedersiniz.” (Âl-i İmrân sûresi, 110)

Bu âyet-i kerîme, Peygamber  Efendimiz’in (Aleyhisselam) Ümmetinin en belirgin vasfının Hz.Adem’den beri gelen (Aleyhisselam) bütün ümmetlerin en hayırlısı olduğu, iyiliği emretmenin ve kötülükten nehyetmenin ve yalnızca Allah’a iman akidesini sahiplenmenin ve yalnızca O’na ibadet etmenin, hayırlı ümmet sayılma sebepleri olduğunu ortaya koymaktadır. Bununla birlikte bu âyet-i kerime  iyiliği emretme ve kötülükten nehyetme  görevinin, sadece devleti yöneten kişilere ait olmayıp, bütün mü’minlerin dolaylı ve dolaysız bir şekilde sorumlu olduklarını da göstermektedir.

Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de “Sen af ve kolaylık yolunu tut; iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir.” (A’râf sûresi, 199)

Hz. Peygamber (Aleyhisselam), insanlarla olan ilişkilerinde ve yaptığı muamelelerinde kolaylığı seçer, insanların zorlanacağı ve sıkıntı çekeceği yolu seçmez ve emretmezdi, öfkeye, kızgınlığa yönelmezdi. Ayrıca, hata yapan günah işleyen kişileri affetmek, herkesin günah ve kusuruna bakmamak da Allah Resûlünün âdetiydi. Çünkü o, böyle davranmakla emrolunmuştu.

Bunun yanında, iyiliği devamlı surette emretmesi, yapılması gerekli olan, faydalı olan şeyleri yapması ve yaptırması da kendisine Allah’ın bir emri idi.

İyilik diye ifade edilen her şey, insanların birbirlerine karşı yapılmasını güzel görüp hoş karşıladığı, dininde vâcip veya câizliğinin gerekli veya iyi olduğu kabul edilen reddedilmeyen şeylerdir. Öte yandan insanlar arasında yaygınlık kazanmış ve yapılan her örf, her âdet ma’ruf, yani iyi değildir. Hatta bu yapılanlar arasında öyleleri vardır ki, bâtıl ve çirkin de olabilir. O halde bunları iyice tanımak, birbirinden ayırmak gerekir. Bu şartla dinimiz İslam bunlara bir kıymet verir veya vermez. Bu sebeptendir ki dinimiz, toplumların bazı örf ve âdetlerini tamamen reddetmeyip, onları ıslah yolunu tercih etmiştir.

Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de “İnanan erkekler ve kadınlar, birbirlerinin velisidirler(dostu ve yardımcısıdırlar). İyiliği emreder, kötülükten menederler.” (Tevbe sûresi,71)buyurmuştur.

Velî, dost ve yardımcı olmanın gereği, iyiliği,hayrı ve Allah’ın emirlerini emretmek, kötülükten sakındırmaktır. Bu aynı zamanda mü’min olmanın da icabıdır. Çünkü, daha önce ifade ettiğimiz gibi, münafıklar bunun aksini yapmaktadırlar. Dost olmak, birbirini sevmede, birbirine muamelede ve birbirine kardeş olmada kalplerin ve gönüllerin bir ve beraber olmasını ifade eder.

İsrâiloğulları, içlerindeki güç ve kuvvet sahiplerinin kötülük işleyenlerine engel olmuyorlar, iyiliği emir, kötülükten nehiy görevini yapmıyorlardı. Oysa kötülüklere mâni olmak, onlar için de farz kılınmıştı.

Bu vazifeyi yerine getirmemek, büyük günahlardan biridir.

Peygamber Efendimiz (Aleyhisselam), İsrâiloğulları (Yahudiler) günahlara dalınca, âlimlerinin onları bundan nehyettiklerini, onların ise vazgeçmediklerini, buna rağmen âlimlerin onlarla aynı mecliste ve aynı sokakta oturmaya devam ettiklerini, iyiliği emir ve kötülüğü nehiy konusunda işi birbirlerine havale ettiklerini, beraberce yiyip içtiklerini, Allah’ın da kalblerini birbirlerine benzettiğini ve onları Dâvud ve İsâ peygamberlerin diliyle lânetlediğini belirtmiştir. (Ahmed İbni Hanbel, Müsned)

Yazımıza önümüzdeki hafta devam edeceğiz inşaAllah…

Selam ve Dua İle

Yazdır Paylaş
Diğer Eyyüp Sabri Erdem Yazıları
hurfikir.com.tr’da yayınlanan her türlü yazı ve haber kaynak belirtilmeden kullanılamaz. Sayfalarımızda kaynak belirtilerek yayınlanan haberler ilgili kaynağa aittir ve bu haberlerin kopyalanması durumunda, tüm sorumluluk kopyalayan kişi / kuruma ait olacaktır. Başka kaynak veya gazeteden alıntı yazarlar ve site yazarlarına ait yazılardan dolayı Hürfikir Gazetesi sorumlu tutulamaz.
Tasarım by Webdestek