CANLAR DEVEÇATAĞINDA BULUŞTU
Göksu ailesinin acı günü
BELEDİYE PERSONEL ALIMI SONA ERDİ
“PROJELERİNİZE TAM DESTEK VERECEĞİZ”
Bu yazı 28 Şubat 2022, Pazartesi 09:41:20 tarihinde eklendi. 834 kez okundu.
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

TÜRK DEMOKRASİ TARİHİNDE KARA BİR LEKE 28 ŞUBAT POST-MODERN DARBESİ (1.BÖLÜM) - Eyyüp Sabri Erdem

TÜRK DEMOKRASİ TARİHİNDE KARA BİR LEKE 28 ŞUBAT POST-MODERN DARBESİ (1.BÖLÜM)

 

TÜRK DEMOKRASİ TARİHİNDE KARA BİR LEKE 28 ŞUBAT POST-MODERN DARBESİ (1.BÖLÜM)

Başörtülü öğrenciler okullarına giremedi ve sistem tarafından büyük bir zulme maruz bırakıldı ve bu süreç arkasında milyonlarca mağdur bıraktı. Sürecin failleri yıllar sonra müebbet hapis cezasına çarptırıldı. 28 Şubat post-modern darbesinin üzerinden 25 yıl geçti.

Türkiye, adı sonradan "post-modern darbe" olarak isimlendirilecek olan müdahaleyle 25 yıl önce tanıştı. Bakıldığında izleri silindi gibi gözükse de ve üzerinden yıllar geçse de o karanlık günler hafızalarda hep taze kaldı hiç unutulmadı. Türk demokrasi tarihinin kirli ve kara lekesinin adı "28 Şubat" süreciydi.

Refah Partisi 1995 genel seçimlerinden birinci parti olarak çıktı. 1996 yılında, seçimlerin hemen ardından, DYP-ANAP koalisyon hükûmeti kuruldu. Refah Partisi, güven oylaması için gereken 273 sayısına ulaşılamadığı için (257 kabul oyu gerekiyordu ) güven oylamasının geçersiz sayılması gerektiğini belirterek Anayasa Mahkemesine yaptığı başvuru haklı görüldü ve güven oylaması geçersiz sayıldı ve hükûmet dağıldı.

Seçimlerden sonra Necmettin Erbakan'ın başbakanlığında, Refah Partisi (RP) ve Doğru Yol Partisi (DYP) koalisyonuyla 28 Haziran 1996 yılında 54. Hükümet kuruldu. DYP Genel Başkanı Tansu Çiller, Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı olarak hükümette görev aldı.

"Rejimin tehdit edildiği" görüşünün sık sık dile getirildiği bu dönemde, vesayet odaklarının ortaya çıkardığı huzursuzluğun ilk sinyali Ağustos 1996'daki Yüksek Askeri Şura toplantısında (YAŞ) belirmeye başladı. YAŞ üyeleri irticai faaliyetleri (!!!) bahane ederek hükümete eleştiriler yöneltti.

Devletin zirvesindeki tartışmaların dışında farklı kesimlerden de benzer sesler yükselmeye başladı. Barolar Birliği Başkanı Eralp Özgen ile Yargıtay Başkanı Müfit Utku, adli yıl açılışındaki yaptıkları konuşmalarda şeriat tehlikesi (!!!) ve laiklik vurgusu yaptılar.

Başbakan Necmettin Erbakan'ın önce İran gezisi ve ardından Ekim 1996'daki Mısır, Libya ve Nijerya'ya yaptığı ziyaretler tartışma ve eleştiri konusu haline geldi.

Libya gezisi için Meclis'te Erbakan hakkında gensoru verildi ancak kabul görmedi.

DARBEYE ZEMİN HAZIRLADILAR

Darbecilerin yaptıkları planının ilk adımı gözdağı verilmesiyle başladı. Dönemin Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı bu planın başrolündeki isimdi. Kendisi tarafından koalisyon ortaklarına verilen brifingde konu başlığı "laiklik ve irtica" oldu. O günden itibaren günümüze kadar "irtica" sözcüğü uzun yıllar Türkiye'nin gündeminden hiç düşmedi, (özellikle düşürülmedi) ve hep gündemde kaldı.

Fadime Şahin-Müslüm Gündüz, Aczimendi Olayları sistem tarafından tertiplendi

Tertip edilen bütün bu oyunlar, planlanan ve gerçekleştirilmek istenen post-modern darbeye zemin hazırlamak içindi.

“Bir kısım dış mihraklar tarafından beslenen malum ve yandaş medya" da bu yapılanlara ve sürece destek oldu. Manşetlerin her birinde ise dikkat çeken ise   "postal" izi idi. Başbakan Necmettin Erbakan'ın kanaat önderlerine Ramazan ayında verdiği iftar yemeği ise darbeyi isteyenlerin heveslerini arttırdı. Ve ardından gelen zaman içerisinde Kudüs gecesi... Sincan Belediye başkanının düzenlediği Kudüs gecesi darbeciler açısından bardağı taşıran son damla oldu, daha doğrusu kendilerince bahane oldu.

EN UZUN MİLLİ GÜVENLİK KURULU TOPLANTISI

Milli Güvenlik Kurulu toplantısı 28 Şubat 1997 Cuma günü saat 15.10'da Çankaya Köşkü'nde başladı. Toplantıya katılan Komutanlardan ilk sözü Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Güven Erkaya aldı, sert ve haddini aşan sözlerle iktidarı eleştirdi.

9 saat süren toplantı sonunda irticayla mücadele (!!!) kararları alındı.

MGK toplantısında , "laikliğin Türkiye'de demokrasi ve hukukun teminatı olduğunu" vurgulandı. Ordu, kararların hepsinin uygulanmasını istedi:"8 yıllık kesintisiz eğitime geçilmelidir. Kur'an kursları Diyanet İşleri Başkanlığına bağlanmalı, kaçak kurslar önlenmelidir. Tarikatların faaliyetlerine son verilmelidir. Kılık kıyafet yasası ödünsüz olarak uygulanmalıdır. Yeşil sermayeye kısıtlama getirilmelidir. İrtica nedeniyle ordudan atılanları savunan ve orduyu din düşmanıymış gibi gösteren medya kontrol altına alınmalıdır. Tevhid-i Tedrisat uygulanmalıdır. Kurban derileri derneklere verilmemelidir. Atatürk aleyhindeki eylemler cezalandırılmalı." gibi kararlar Erbakan’a diretildi, Başbakan Necmettin Erbakan, önce kararları imzalamadı. MGK Genel Sekreterliği ise  "alınan kararların uygulanmaması durumunda yaptırımların geleceğini" duyurdu. Erbakan, alınan kararların hukuka uygun olmadığını mecliste bulunan diğer parti liderlerinden MGK kararlarına birlikte karşı çıkılmasını gerektiğini söyleyerek yardım istedi, fakat aradığı desteği bulamadı. 4 Mart'ta ise MGK Genel Sekreteri Orgeneral İlhan Kılıç'tan "bildirinin yumuşatılmasını" istedi ancak bu istekte reddedildi.

Bu sırada medyanın yanı sıra işçi ve işveren kuruluşları ve sendikalar da MGK kararlarının uygulanması gerektiği ile ilgili açıklamalar yaptı. Hükümet ortağı DYP genel başkanı Başbakan Yardımcısı Tansu Çiller de MGK kararlarının uygulanacağını açıkladı. 5 Mart günü Erbakan da bildiriyi imzaladı. Erbakan’ın yakın dava arkadaşlarından Şevket Kazan, "Erbakan'ın 18 maddelik kararları imzalamadığını, sadece yeniden oluşturulan 4 maddelik bir bildiriyi imzaladığını" savunmuştur. Erbakan, alınan kararları uygulamadı. Bu süreçte Genelkurmay başkanlığı, "irtica (!!!) brifingleri" başlattı.

Bu yaşananlar İle birlikte süreç geri dönülemeyecek bir hal almıştı.

Darbe sözcüğü artık kapalı kapılar ardında gizli değil, açık bir şekilde konuşuluyordu.

28 Şubat 1997 tarihinde Çankaya Köşkü o güne kadarki en uzun Milli Güvenlik Kurulu toplantısına ev sahipliği yaptı.

Sivil ve asker masada karşı karşıyaydı. MGK’dan 18 maddelik sert ve milletimizin geleceğine vesayet koyan darbe niteliğinde bir bildiri çıktı, Necmettin Erbakan tüm baskılara rağmen bildiriyi imzalamadı.

Ama günün sonunda kazanan askeri vesayetçiler ve darbeciler, kaybeden bu topraklarda yaşayan inançlı insanlar oldu.

Sırada REFAH-YOL hükumetinin düşürülmesi vardı, devreye vesayetçi yargı sokuldu. Refah Partisi'nin kapatılması talebiyle dava açıldı. REFAH-YOL koalisyon hükümetinin Başbakan’ı Necmettin Erbakan, görevinden istifa etmek zorunda kaldı(Bir nevi zorla istifa ettirildi)bu yaşananlar 54. Hükûmetin dağılmasına yol açtı, Türk siyasi tarihine geçen kara bir leke olarak geçen kararların uygulandığı dönemde Türkiye'de siyasi, idari, hukuki ve toplumsal alanlarda değişimler, dayatmalar ve zorbalıklar yaşandı. 28 Şubat sonrasında Yaşananlar daha sonra ki zamanlarda post-modern darbe olarak da adlandırılmıştır. Toplumun geleceğine ipotek koyan bu kararların neticesinde bu yaptırımların ve dayatmaların uygulanıp uygulanmadığını denetlemek için Genel Kurmay başkanı Çevik Bir tarafından Batı Çalışma Grubu kurulmuştur.

4 Şubat 1997'de Ankara/Sincan'da askerler 20 tank ve 15 zırhlı araçla geçiş yaptı. Dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Çevik Bir, tankların yürütülmesi için "Sincan'da demokrasiye balans ayarı yaptık." dedi. (!!!)

4 Şubat 1997'de Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Başbakan Necmettin Erbakan'a bir uyarı mektubu gönderdi. Demirel, "laik düzenin ne şartlarda olursa olsun korunmasını" istedi.11 Şubat'ta Ankara’da "Şeriata Karşı Kadın Yürüyüşü" yapıldı.

23 Şubat 1997'tarihinde Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Güven Erkaya, "İrtica, PKK'dan daha tehlikeli." ifadesini kullandı.

Erzurum Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Osman Özbek, Erbakan'ı sert şekilde eleştirdi ve ona "pezevenk" diyerek hakaret etti: "Diyor ki: 'Bir ülkede şeriat kanunları dışında başka kanun varsa sen dinden çıkıyorsun.' Vay pezevenk!"

Devlet Bakanı Abdullah Gül, Özbek hakkında soruşturma açılması için Genelkurmay başkanlığına yazı yazdı. Fakat Başbakan Necmettin Erbakan soruşturma açılmasını istemedi, önüne gelen yazıyı imzalamadı.

21 Mayıs tarihinde Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş, ''ülkeyi iç savaşa sürüklediğini'' söyleyerek "laiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı hâline gelmesi" gerekçesiyle Refah Partisinin kapatılması için dava açtı. 3 Haziran'da Susurluk Davası 7 ay aradan sonra dönemin Devlet Güvenlik Mahkemesinde başladı. 7 Haziran'da Genelkurmay, irticai faaliyetleri (!!!) desteklediğini iddia ettiği firmalara ambargo koydu. 10 Haziran'da Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay başkan ve üyeleri Genelkurmay Başkanlığına çağrılarak kendilerine irtica konusunda özetler verildi.

11 Haziran'daki brifinge Genelkurmay, "irticaya karşı gerekirse silah kullanılacağını" açıkladı. Bu açıklama büyük etki yaptı. DYP'li milletvekilleri DYP'den ayrılmaya başladılar, iki DYP'li bakan da istifa etti.18 Haziran'da Necmettin Erbakan Tansu Çiller’e başbakanlığı devretmek istediğini söyleyerek başbakanlıktan istifa etti. Ertesi gün, 19 Haziran'da Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, hükûmet kurma görevini TBMM’de çoğunluğu olan DYP lideri Tansu Çiller'e vermeyip ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz'a verdi.

30 Haziran'da Mesut Yılmaz, Bülent Ecevit ve Hüsamettin Cindoruk'la birlikte ANASOL-D Hükûmetini kurdu. Hükûmet, 28 Şubat kararlarını uygulamaya başladı

Başörtülü öğrenciler okullara alınmadı  

Darbe senaryosunda ikinci perdesi aralanıyordu, hedefte ise başörtüsü vardı. Üniversitelerde kurulan ikna odaları milletin vicdanlarını sızlattı. Başörtülü öğrenciler okullara alınmayarak başörtüsü zulmü başladı.

Türkiye'de demokrasi tarihinin kara lekesi olan 28 Şubat, milyonlarca insanı mağdur etti.

TBMM de TÜRBAN KRİZİ

1994 yılında Refah Partisi’ne katılan Kavakçı, Fazilet Partisi'nden 1999 yılında milletvekili seçilmişti. Yeni meclisin göreve başladığı 2 Mayıs tarihinde, türban takan Kavakçı'nın salona girmesiyle Fazilet Partisi dışındaki partilerin milletvekilleri ayağa kalkmış ve sıraların üzerine vurarak 'dışarı' diye slogan atmışlardı.Tansiyonun yükselmesinin ardından Bülent Ecevit kürsüye gelerek, Burası hiç kimsenin özel yaşam alanı değildir, burası devletin en yüce kurumudur. Burada görev yapanlar devletin kurallarına geleneklerine uymak zorundadırlar. Burası devlete meydan okunacak yer değildir” demişti.Yemin etmesine izin verilmeyen Kavakçı, Genel Kurul Salonu'ndan çıkarılmıştı.

…..

Yazımıza yarın devam edeceğiz

Selam ve Dua İle

Eyyup Sabri Erdem

Ensar Vakfı Lüleburgaz Şube Başkanı

Yazdır Paylaş
Diğer Eyyüp Sabri Erdem Yazıları
hurfikir.com.tr’da yayınlanan her türlü yazı ve haber kaynak belirtilmeden kullanılamaz. Sayfalarımızda kaynak belirtilerek yayınlanan haberler ilgili kaynağa aittir ve bu haberlerin kopyalanması durumunda, tüm sorumluluk kopyalayan kişi / kuruma ait olacaktır. Başka kaynak veya gazeteden alıntı yazarlar ve site yazarlarına ait yazılardan dolayı Hürfikir Gazetesi sorumlu tutulamaz.
Tasarım by Webdestek