Kurudere Köyü karantinaya alındı
“Kırklareli’nin çalışkan çiftçisine üvey evlat muamelesi yapılamaz”
Erol Özgür: “Fatura okuma tarihini baz alıyoruz”
Yunuslardan mesafe uyarısı
Bu haber 27 Şubat 2020, Perşembe 09:19 tarihinde eklendi. 486 kez okundu.
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

SON GÖÇÜN 30. YILI ULUSAL SEMPOZYUMU SONUÇ BİLDİRGESİ

16 Kasım 2019’da Lüleburgaz Belediyesi’nin düzenlenmiş olduğu “Son Göçün 30. Yılı Ulusal Sempozyumu” sürecinde,
 SON GÖÇÜN 30. YILI ULUSAL SEMPOZYUMU SONUÇ BİLDİRGESİ  

 Mübadele Konulu bildiride;

Ülkemizin değişik bölgelerinden gelmiş olan ve göç çalışmalarıyla tanınan bilim insanları tarafından, 30 yıl önce 1989 yılında yaşanmış büyük travma ve Bulgaristan’dan Türk göçü ele alınırken, konuya geniş bir perspektiften bakılmış ve bu göçe kadar gerçekleşen ve bu göçün tarihi arka planını oluşturan göçler de ele alınmıştır. Bilindiği gibi göç, Türk tarihinin hiç değişmeyen kaderi gibidir. Son yüz elli- iki yüz yıllık süreçte gerçekleşen göçler ise, Fransız Devrimi’nden sonra gerçekleşen ulusçuluk düşüncesinin yayılmasıyla birlikte, imparatorluk yapıları dağılım sürecine girmiştir. Osmanlı imparatorluğunun yayıldığı coğrafyada yaşayan Türk-Müslüman unsurlar, imparatorluk topraklarının dışında kaldıkça, karşılaştıkları yoğun katliam ölçüsüne varan baskılarla anavatana göçleri de başlamıştır. Bugün bile bu sürecin hala bittiği söylenemez. Bu itibarla; göçlerin tarihlerini araştırmak,  sosyo ekonomik boyutlarını ortaya koymak ve gelecekte de karşılaşılabilecek sorunlara ilgileri çekmek, ülkemizin her sorumlu kesimini olduğu kadar, tarihçilik dünyamızı da ilgilendirmektedir. Bilgileri aktarılmış,

Göç olgusu sürecinde Lüleburgaz konulu bildiride;

“6000 yıllık süreçte Lüleburgaz’ ilk göç eden Traklar olmuştur. Bu topraklara yerleşen Traklar yaşadıkları süreçte değişik kavimlerin göçlerine maruz kalmışlardır. İskitler, Gotlar, Hunlar, Avarlar bu göçlerin belrgin kavimleri olmuştur. Roma ve Bizans Dönemleri’nde yüzyıllar boyu değişik göçler alan kent Osmanlı Dönemi’nde Türkmen boylarını göç almıştır. Yüzlerce yıl sakin yaşayan kent 1877-78 Osmanlı Rus savaşında, 1912-13 Balkan savaşında tarihinin en büyük göçlerini almış ve büyük sıkıntılar yaşamıştır. Cumhuriyetle birlikte, 1924-30 yıllarında kasaba, yoğun ve karşılıklı olarak göçleri ve mübadeleyi yaşamıştır. Şehir en yoğun göçlerini; 1924, 1935-1936,1950-1951-1989 yıllarında almış ve vermiştir. Lüleburgaz 1924-30 yıllarında Rumlarla Türklerin mübadelesi, 1930-36 yıllarında Bulgaristan’ dan Türkiye’ye göçler, 1923-34 yıllarında Yugoslavya göçleri,1923-40 yıllarında Romanya göçleri,1951-52 Bulgaristan göçlerini,1989 Bulgaristan zorunlu göçlerini alırken, 1948-53 arası Yahudilerin göçünü vermiş 1985 ten 2O19’ a kadar çevre ve Anadolu göçlerini almıştır” bilgileri verilmiş,

 

Balkan Harbi ve Mübadele sonrasında yaşanan göçlerin muhacir ve mübadiller üzerindeki travmatik etkisi konulu bildiride:

Balkan Harbi sonrasında Osmanlı Avrupası Müslüman nüfusundan 632.408 kişi sistematik bir şekilde katledilmiş, 812.271 kişi de 1912-1926 yılları arasında Rumeli'den Türkiye'ye göç etmek mecburiyetinde bırakılmıştır ki bu veriler etnik mezalimin en önemli delilleridir. Yaşanan acılar, çekilen sıkıntılar, kaybedilen hayatlar, fakirleşmek, dil ve kültür farklılıkları, uyum sorunları, işsizlik, açlık, evsizlik vb. benzer sorunlar beraberinde psikolojik sorunları ya da travmaları beraberinde getiriyordu. Mübadillerin bir kısmı, Türkiye'ye geldikten sonra yerleştirildikleri kasaba ve köylerde yerli halk tarafından "Tango, Yaban, Bitli muhacir, Gâvur tohumu, Yarım gâvur" tabirleriyle adlandırılıp dışlanmışlardı. Dil farklılığı, yeni geldikleri vatanlarında dışlanmalarının en önemli diğer bir sebebiydi. Parçalanmış aileler meselesi de muhacirlerin psikolojik durumlarında tam bir çöküntü meydana getirmişti. Göç ettiklerinde, maddi değerlerin yanında manevi değer ifade eden tabiat, hayvan, çiçek motiflerinin kaybedilmesi yaşanılan psikolojik baskıyı arttıran faktörlerdendi. Dışlanmak, en sevdiklerini kaybetmek, dil bilmemek, açlık, fakirlik, ölüm, parçalanmış aileler, çıldırmak, intihar, yalnız hissetmek, vatan hasreti, köklerinden koparılmak gibi psikolojik sıkıntı ve hatta ruhi hastalıklar geçirip hâlâ ayakta kalabilmek, hayata tutunabilmek ve başarılı olabilmek mümkün olabilir mi? Evet mümkün oldu. Mübadiller ve muhacirlerin birçoğu bütün bu sıkıntılara rağmen başarılı oldular. Tutundular ve yeni vatanlarına kök saldılar. Bütün zorluk, imkansızlık ve görülen bazı hatalara rağmen, genelde Türkiye Cumhuriyeti’nin muhacir ve mübadillere sahip çıkan, fedakarane politikaları da bu uyum sürecini kolaylaştırdı. Bu insanların çok sevdikleri bayrak ve vatanlarında yaşamalarını sağladığı anlatılmış,

1984 -1989 Yılları arası Bulgarların Türklere uyguladığı asimilasyon konulu bildiride;

Bulgaristan kurulduğu 1878 yılından itibaren homojen bir ulus oluşturmayı hedefledi. Bu amaç uğruna ülkesinde Osmanlı yönetimi altında asırlarca huzur içinde yaşayan azınlıkları asimile çabasına girişti. Bulgaristan’daki bu asimilasyon politikası planlı ve sinsice yürütüldü. Makedon, Pomak ve Roman gibi küçük azınlıkların asimilasyonu gerçekleştikten sonra en büyük nüfusa sahip olan Türklerin asimilasyonuna başlandı. İlk olarak Türklerin okulları devletleştirildi, toprakları ellerinden alındı, okullarda din dersleri kaldırıldı, camiler kapatıldı. Türkler gelenek ve göreneklerinden uzaklaştırılmaya çalışıldı. Bu zorbalıklarla karşılaşan Türkler, 1950 ve 1969-1978 yılları arasında iki kez kitlesel olarak Türkiye’ye göç etti. 1984 yılının Aralık ayında Bulgar Komünist Parti yöneticileri Bulgaristan’daki Türklerin aslının Bulgar olduğunu iddia eden Yeniden Doğuş Sürecini /Soya Dönüş Süreci’ni başlattılar. 1985 yılının Mart ayına kadar Bulgar nüfusunun yaklaşık  %10’unu oluşturan tüm Türklerin isimlerini Bulgar isimleri ile değiştirdiler. Türkçe konuşmak, camiye gitmek, çocukları sünnet ettirmek, kurban kesmek, kısacası Türklere ait olan tüm dini ritüeller, gelenekler ve görenekler yasaklandı. Asimilasyon politikalarına direnen Türkler cezaevlerine, toplama kamplarına ve sürgünlere gönderildiler. Türkiye Bulgaristan’da yaşanan bu zalimliğe tepki gösterdi. Halkımız ülkemizin büyük illerinde gösteriler ve protesto mitingleri düzenledi. Türkiye Cumhuriyeti Devleti birçok uluslararası kuruluşa başvurarak Bulgaristan’da soydaşlarımıza yapılan asimilasyonu durdurmak için girişimlerde bulundu. 1989 Mayıs ayında Bulgaristan’da yapılan haksızlıklara karşı protestolar başladı ve kısa bir süre sonra Bulgar Komünist Parti yöneticileri soydaşlarımıza Türkiye’ye göç etme izni verdi. 2 Haziran 1989 tarihinden itibaren soydaşlarımız yüzlerce yıldır vatan bildikleri toprakları terk ettiler ve Türkiye’ye göç ettikleri belgelenmiş,

 

“1989 Zorunlu Göçü ”konulu bildiride;

Konuya tam ortasından girmekte fayda var. Baskı, zulüm, katliam, ölüm ve sürgün yani etnik arındırma ve etnik açıdan türdeş ulus yaratma politikası… Aslında geçmişten günümüze yaşanılan ve göç olarak tanımlanan, nitelendirilen tüm acıların ortak adı ve nedeni… Evet, göç denilince; hele, hele Rumeli, Balkanlar veya doğru ifadeyle Avrupa Türkiye’si ve göç denilince akla gelen trajedinin adı…  Ancak hal böyle olmakla birlikte son yıllarda GÖÇ kavramının anlamı değişti. Hele, hele 1989 ve sonrasında Bulgaristan’dan yaşanan son sürgünden sonra göç ve göçmen kavramları, bazı kesimlerin art niyetli ve bilinçli çabasının sonucu olarak anlam kaymasına uğradı. Kaybedilen eski vatandan; Avrupa Türkiye’sinden yaşanan bir insanlık sorunu, trajedisi olmaktan çok başka bir ülkeden meydana gelen ve daha huzurlu ve güzel olan Türkiye’de yaşamak isteyen insanların tercihi olarak ortaya çıkan sosyolojik ve ekonomik bir olgu olarak gösterilmeye çalışıldı. Gelenlerin de bir İngiliz, bir Alman, bir Rus ve benzerlerinden herhangi bir farkı yoktu. Kısaca göç ve göçmen kavramları, içi boşaltılıp yaşanılan bir insanlık trajedisinden sosyal ve ekonomik bir tercihe, turistik bir merak konusuna indirgendi. Oysa 19. yüzyıl boyunca ve 20. yüzyılın ilk çeyreğinde günümüzde Sırbistan, Yunanistan, Bulgaristan, Girit, Makedonya olarak bilinen coğrafyalarda yaşanan ve adına muhacir ve muhacirlik yani göç ve göçmenlik dediğimiz olayla anlatılmak istenen yüz binlerce, milyonlarca insanımızın yaşadığı katliam, ölüm, acı ve sürgündü.  Sözleriyle Bilgilerini aktardı.

XX yüzyılın ilk yıllarında İzmir’e bir yolculuk ve bir günlük konulu bildiride;

 Ataları 1724'te Yorkshire'den İzmir'e göç eden Grace Williamson,  İzmir Buca'da 1865'de dünyaya gelmiştir. 1899'da İngiltere'ye hemşirelik eğitimi almaya gitmiş ve 1908'de bu eğitimini tamamladıktan sonra İzmir'e kesin dönüş yapmıştır. Günümüzdeki Alsancak Garı'nın karşısında bir doğumevi açmış, İzmir halkına burada hizmet vermeye başlamıştır. Nitekim I. Dünya Savaşı'ndan 1923 yılının sonuna kadar aralıklarla tuttuğu günlüğünde, savaş nedeniyle İzmir'i terk eden Levantenler, şehrin İtilaf Devletleri uçakları tarafından bombalanması, yöneticilerin halkı korumak için aldığı önlemler gibi konulardan bahsederken Çanakkale Cephesinde yaralanan Türk askerlerini kliğinde tedavi ettiği satır aralarında okunmaktadır. Sonuç olarak 1948'de İzmir' de vefat ettiği anlatılmış,

 

 

1935 öncesi Kaçak Göçler konulu bildiride;

Bulgaristan'dan Türk nüfusunun yığınlar halinde göçü 93 Harbi dediğimiz Rus harbi ile başlamıştır. 1912 Balkan Savaşı ile devam etmiş 1925 yılında ise Göç meselesi Bulgaristan ile Türkiye arasında imzalanan dostluk Anlaşmasının oturma sözleşmesi ile ayarlanmıştır. Bu sözleşmeye göre iki ülke Bulgaristan Türklerinin Türkiye'ye Gönüllü göç etmesine hiçbir engel çıkarmayacakları konusunda anlaşmıştır. 18 Ekim 1925'te tarihli Türk-Bulgar İkamet Sözleşmesi'ne göre baskılardan kaçan Rumeli Türklerin isteğine bağlı göçlerine engel olmayacaktır. Bir diğer önemli madde ise göçmenlerin taşınabilir malları ile alakalıdır, göçmenler bu mallarını ve hayvanların özgürce göç ettikleri yere götürebileceklerdir. Fakat benim ailem de dâhil olmak üzere binlerce aile Bulgar hükümetine güvenmeyerek ve yollardaki çeteler korkusu ile bu kanun olmasına rağmen kaçak göçmenliği tercih etmişlerdir. Kaçak göçmenliğinin başka bir sebebi ise mal varlığını (tarla, ev vs) bunların karşılığının alamama korkusudur.  1908 doğumlu dedem (Ahmet Gültekin), Balkan Savaşında babasının esir kampında şehit olması ile yetim kalıyor. Nahiye Müdürü olan Dayısı Salim Çavuş yanına alıyor. 1925 yılında kanun çıktığı halde yukarıda belirttiğim sebeplerden dolayı önce tüm mal varlıklarını satıp, parayı altına çevirerek kaçak olarak Türkiye geçip daha sona iltica talebinde bulunuyorlar.  Bu konuyla ilgili olarak Cumhuriyet Arşivleri’nden çıkarttığım belgeler var. Bulgaristan'dan kaçak göçler 1989 yılından sonra dahi devam ettiğini belgelemiş,

Dış Politikada Suriye mülteci sorunu konulu bildiride;

Türkiye’nin Suriye dış politikasında maceracı dış politika uygulamasını görmekteyiz. İç savaşa Türkiye müdahale etmiştir. Suriye iç savaşı en fazla Türkiye’yi etkisi altına almıştır. BM Mülteciler Yüksek Komiserliği verilerine göre Türkiye de 4 milyona yakın Suriyeli mülteci bulunmaktadır. Türkiye mülteci sorununu çözebilmesi için BM nezdinde kabul edilen Şam yönetimiyle görüşmelere başlanmalıdır. Uluslararası hukuk çerçevesinde devletler  arası ilişkiler hükümetler düzeyinde yürütülür. Türkiye Cumhuriyeti bunu başarırsa önceki saygınlığına ve itibarına kavuşmuş olacağını söylenmiş,

“24 Aralık Bulgaristan Türkleri’nin  Acı Yıldönümü” 24 December Remenberence Day Of Sufferıngs Of Turks İn Bulgarıa” konulu bildiride;

1984-1989 yılları arasında 5 yıl boyunca Bulgaristan’da yaşayan Türklere ve diğer Müslüman azınlıklara karşı totaliter Jivkov rejimi “Yeniden Doğuş Süreci” adıyla uyguladığı zorunlu asimilasyon ve “Büyük Gezinti” diye adlandırdığı 1989 sürgün ve etnik temizliği günümüzde unutulmaya başlanmıştır. 11 Ocak 2012’de Bulgar Parlamentosu tarafından etnik temizlik olarak kınanmış olmasına rağmen Bulgaristan’da milliyetçi çevreler etnik temizlikçi ve diktatör Jivkov’u milli bir Bulgar kahramanı olarak lanse etmeye başlamışlardır. Buna karşılık bu zulme uğramış Türkler yaşadıkları acıları unutmamak ve unutturmamak için belli yerlerde ve belirli tarihlerde her yıl anma etkinlikleri düzenlemektedir. Zorunlu isim değiştirme uygulamasının başladığı 1984 yılının 23 Aralık’ı 24 Aralık’a bağlayan gecesini ve 24 Aralık 1984’te düzenlenen protesto mitingi ve bu dönemdeki kurbanları anmak üzere 2003 yılında Sütkesiği(Mleçino) köyünde bir anıt-çeşme inşa edilmiştir. Sütkesiği köyünde her yıl düzenli olarak 24 Aralık’ta “Totalitarizme ve Soykırıma Karşı” direniş ve kurbanlar anılmaktadır. Gösterilerin devam ettiği 26 Aralık günü Yoğurtçular (Mogilyane) köyünde Bulgar milislerin açtığı ateş sonucu ölümler yaşandı ve bu gün 17 aylık Türkan isimli bebek de öldürüldü. Türkân bebek Bulgaristan Türklerinin 1984-1989 arası dönemle ilgili mağduriyetinin ve direnişinin en önemli sembolü haline geldi. Olayın yaşandığı köyde “Türkân” isimli bir çeşme-anıt yapıldı ve burada da düzenli olarak anma etkinlikleri düzenlenmektedir. Türkiye’ye zorunlu göçle gelen göçmenlerin yoğun olarak yaşadığı Edirne ve Tekirdağ’da da iki ayrı “Türkân Bebek” anıtı inşa edilmiştir. 24 Aralık’ın bir yıl dönümü olarak tanımlanması ilk olarak Deutsche  WelleTürkçe’de 24 Aralık 2014’te Tatiana Vaksberg’in bir haberinde görülmektedir. “Türklerin Acı Yıldönümü” başlığını taşıyan haberde 24 Aralık 1984’te yaşananlar özetlenmiştir. Bu şekilde 24 Aralık Bulgaristan Türklerinin acılarını ve zorunlu asimilasyona karşı direnişini anma günü olarak yaygınlık kazanmıştır.  19 Mayıs 1989’da Cebel’de ilk büyük ve Jivkov rejimini sarsacak protesto mitingi düzenlenmiştir. Bulgaristan Cebel Belediyesi “19 Mayıs Cebel Günü” olarak kabul etmiştir ve her yıl bugün hem otoriter rejimin kurbanlarını anma, hem de otoriter rejime karşı direnişi kutlama bir arada yapılmaktadır. Fakat günler yalnızca bizzat mağdurlar tarafından ve yerel olarak anılmaktadır. Henüz Bulgaristan hükümeti nezdinde veya Türkiye’de resmen kabul edilmiş bir anma günü mevcut değildir. Mağdur Türklerin oluşturduğu bu anma günlerinde totaliter rejim hedef alınmakta ve Bulgar toplumuna karşı bir nefret söylemi üretilmemektedir. 24 Aralık Totalitarizme ve Soykırıma Karşı İlk Protesto Mitingi ve Kurbanları anma günü olarak bütün Bulgaristan’a yaygınlaştırılması ve resmen de kabul edilmesi Bulgaristan’da insanlığa karşı açık suç işlemiş Jivkov ve rejiminin unutulmamasına yardımcı olarak ve en azından Jivkov’un milli bir kahraman gibi yeni nesillere lanse edilmesinin önüne geçilecektir. Bu da totaliter rejim, zulüm, etnik temizlik konularına karşı duyarlılığın artmasına ve bu şekilde Bulgaristan’da demokrasinin gelişmesine katkıda bulunacaktır denilerek, önerilmiş,  

Mübadele ve Türk sineması konulu bildiride; Türk sineması "göç" ile ilgili önemli bir birikime sahip olmasına rağmen tarihimizde sosyal, siyasal ve ekonomik bütün dengeleri değiştiren "mübadele"konusuna yeni yeni eğilmeye başlamıştır. İlk defa 1989'da Suyun Öte Yanı ile gündeme gelen mübadele ancak 2000'li yıllarda popüler olmaya başlamıştır. Bu geç kalışta hem toplumsal farkındalığın bu konuda oluşmamış olması hem de Türkiye ve Yunanistan arasındaki gerilimli dış politikanın büyük payı vardır. Hikaye kurgularına bakıldığında ise filmlerden bir kısmının yönetmenlerin kişisel tarihlerinden yola çıkılarak diğer bir kısmının ise post modern çağın temel meselelerinden kimlik, aidiyet ve mülkiyet kavramları üzerinden tartışıldığı görülmektedir. Konu ile ilgili Türkiye ve Yunanistan arasında ortak yapımların da başlaması (İsmail ve Roza) son derece önemlidir. Bundan sonra çekilecek her hikaye iki yakada  mübadeleye dair olayları yeni bir yorumla günümüze taşıyacağından, konunun daha fazla gündemde kalmasına toplumun duyarlılığının ve farkındalığının artmasına ve her şeyden de önemlisi mübadil hikayelerinin sinemamızda çoğalması bakımından çok önemli katkılar sağlayacağını belirtilmiş.

II. Dünya Savaşı sırasında Selanik’ten Göç eden Türkler konulu bildiride; Bulgar medyasının büyük gezinti olarak adlandırdığı 1989 göçü 6 Haziran'da başladı. Pasaportunu alan herkes yollara düştü. Genci yaşlısı… Mahkûmu, çiftçisi… Hatta geleceğin olimpiyat şampiyonu haltercisi… Ve göç başladı, Bulgaristan Türkleri yollara düştü. 89 göçü kırılgan Türkiye ekonomisinin kaldırabileceğinden çok daha fazla Bulgaristan Türkü'nü Türkiye'ye getirmişti. 21 Ağustos'ta Türkiye Bulgaristan sınırını kapattı. Artık yalnızca vizeli girişlere izin verilecekti. Bu önleme rağmen Haziran 1989- Temmuz 1990 döneminde Türkiye'ye giriş yapan göçmen sayısı 350 bini buldu. Göçmenler çoğunlukla İstanbul ve Bursa'da akrabalarının yanına yerleştiler. Akrabası olmayanların bazıları Doğu ve Güneydoğu illerine yerleştirildi. Kalacak yeri olmayanlara devlet yatak ve yiyecek sağlıyordu. Fakat Bulgaristan Türkleri iş bulamıyordu. Bulgaristan Türklerinin zihninde idealize edilmiş bir Türkiye vardı ve ne yazık ki gerçek Türkiye idealden oldukça uzaktı… Yaklaşık 130 bin Bulgaristan Türkü, yani 89 göçmenlerinin yaklaşık üçte biri, bir sene içinde Bulgaristan'a geri döndü. Köylerine döndüklerinde farklı bir Bulgaristan'la karşılaştılar. Bu büyük trajedinin ardından tam 30 yıl geçti..O günlerde bu büyük trajediye ev sahipliği yapan Lüleburgaz Belediyesi, anlamlı ve etkili bir göç sempozyumuyla bu büyük trajediyi andı. Tebliğimizde, 1945 yılında, II. Dünya Savaşı sonlanırken Türkiye’ye serbest göçmen/vatandaşlık almak suretiyle Türkiye Cumhuriyeti Selânik Konsolosluğu’na dilekçe ve şahsî beyanlarla başvurarak Selânik’ten ayrılmak isteyen Yugoslavya tebaasına sahip, mübadelede gitmeyen Selanik ile Yenice Vardarlı Türkler ayrıntılı olarak ilk defa ele alınmıştır. Ancak, bu Türklere vatandaşlık verilip verilmediği belgelerde ve yazışmalarda tespit edilememiştir. II. Dünya Savaşı sırasında Almanya ve İtalya tarafından işgal edilen Yunanistan’da büyük bir açlık ve sefalet ortaya çıkar. Savaşın yarattığı ortam nedeniyle gıda maddelerine olan talep artarken üretim ve ithalat ise azalır. Bu durum Yunanistan’da kıtlığa sebep olur. Yüz binlerce insanın açlık ve salgın hastalıklardan öldüğü bu dönem de Selânik’te yaşayan son Türklerinde ayrılmak istemeleri günün şartları düşünülünce oldukça insanîdir.

 

 

 

Sonuç bildirisi imzacıları: (Konu başlık sıralı)

Prof. Dr. Kemal Arı, Öğretmen Tarihçi Ali Arslan, Uzm. Yıldırım Ağanoğlu, Dr. Hasan Demirhan, Araştırmacı Yazar Metin Edirneli, Dr. Öğr. İbrahim Hamaloğlu, Kolleksiyoner Araştırmacı Mustafa Gültekin.  Prof. Dr. Hasan Dilan,  Prof. Dr. Mehmet Hacısalihoğlu,  Dr. Derya Genç Acar, Dr. Neval Konuk Halaçoğlu.  16 Kasım 2019Lüleburgaz.

 

 

Yazdır Paylaş
ETİKETLER :
Diğer Haberler
hurfikir.com.tr’da yayınlanan her türlü yazı ve haber kaynak belirtilmeden kullanılamaz. Sayfalarımızda kaynak belirtilerek yayınlanan haberler ilgili kaynağa aittir ve bu haberlerin kopyalanması durumunda, tüm sorumluluk kopyalayan kişi / kuruma ait olacaktır. Başka kaynak veya gazeteden alıntı yazarlar ve site yazarlarına ait yazılardan dolayı Hürfikir Gazetesi sorumlu tutulamaz.
Tasarım by Webdestek